Yaşam Notlarım'a Hoş Geldiniz.



28 Haziran 2013 Cuma

Şimdi okullu olduk...

Defne 2 yaşını doldurduğunda, hem sosyalleşmesi hem de vakit geçirmesi için doktoru onu bir oyun grubuna götürmemi söylemişti. Doktorun bu öğüdünü kendim(iz)e özgü sebeplerden dinlemedim. İyi mi ettim kötü mü bilemiyorum ama sanırım çocuk yetiştirme konusunda eski kafalı bir anneyim.

Ben de kardeşim de 3 yaş civarında yuvaya başladık. Benim başlama nedenim bana bakan anneannemin çok hasta olmasıydı, yarım gün yuvaya gitmem onun yükünü hafifletiyordu. Kardeşimin zamanında ise anneannem hayatta değildi, bakıcı elinde kalmaktansa yuvaya gitmesini annem daha uygun görüyordu, bakıcı konusunda annemin yüzü maalesef hiç gülmemişti.

Oysa günümüzde durum (en azından benim çevremde) çok farklı. Oyun grupları, müzik etkinlikleri, spor dersleri bir çocuğun katılabileceği o kadar çok grup/etkinlik vs var ki. Defne'nin yaşıtları çoktan yuvaya, kreşe başladılar. Alt komşumuzun torunu ve bir başka komşumuzun oğlu 2 yaşını biraz geçe, haftada bir de olsa yavaş yavaş gruplara katılıyorlardı. Bir cesaret Defne'yi anneli bir gruba deneme amaçlı götürdüm, baktım sokakta oynadığı gibi oynuyor. Sonrasında da daha evvel kardeşimin gittiği, benim de birkaç yaz gitmek zorunda kaldığım yuvaya telefon ettim. Eski öğretmenimiz, şimdinin müdürü telefonu açtı, bizi hatırladı, hatta kızlık soyadımı filan söyleyince boğazım düğümlendi. Neyse, anneli grup olup olmadığını sorduğumda, bana böyle bir uygulamaları olmadığını, anneli gruplara alışan çocukların ilerde yuvaya daha zor adapte olabileceğini düşündüğünü söyledi. Bu anlattığı bana da mantıklı geldi. Dolayısıyla zor da olsa Defne 3 yaşına gelene kadar beklemeye karar verdim.

Zaten Defne Aralık doğumlu, yaşıtlarından hep daha küçük olacak, bu yüzden acele etmemin ona zarar vereceğini düşündüm. Bütün bir kışı çeşitli etkinliklerle evde geçirdik. Makul havalarda sokağa çıktık, çok nadir alışveriş merkezlerine gittik, görüşebildiğimiz komşu çocuklarıyla biraraya geldik. Yuvaya giden çocuklardan "geri kalmaması" için bol bol çocuk şarkıları öğretmeye çalıştım, Meraklı Minik dergisine başladık, az buçuk boyama yaptık ve sonunda bahar/yaz geldi.

Gelmesine geldi ama ikimiz de bittik. Ne olursa olsun evde, hareketli bir çocuğu zapt etmek, oyalamak, bir yandan öğretmeye çalışmak, bir yandan evin rutiniyle uğraşmak kolay birşey değil. Çocuk açısından da aynı şey tabii, hep aynı insan, aynı dekor vs vs...

Defne'nin hal ve gidişatından "yuvaya hazır" olduğuna kanaat getirince eski yuvamızı aradım ve görüşmek için geçtiğimiz Salı'ya randevu aldım. Salı günü ana-kız yuvaya gittik, Defne öğretmenleriyle, binayla, oyuncaklarla tanıştı. Ben, eski günleri yad ettim, değişen ve değişmeyen şeylere merakla baktım ve çocuklukta hissedilen o huzuru hissettim ruhumda. Neticede Defne'yi oraya yazdırdık. Kısmetse Eylül'de 3 yarım gün şeklinde başlayacak.

Okuldan ayrılırken öğretmeni "gereken şeyler"in listesini verdi. Yedek kıyafet, çorap vs bildik şeylerin yanısıra kıyafetlerin konulması için "üzerinde minik öğrencinin ismi yazan bezden bir torba" da vardı. İşte vurulduğum an o andı. Eve döndüğümüzde Defne'nin çekmecesini açtım ve içinden en büyük hazinelerimden birini çıkardım. Yuvaya giderken kullandığım kendi bez torbam. Bu torbayı anaokulumda, bana ayrılmış askıya astığım günler dün gibi hafızamda... ("hafızayı beşer nisyan ile maluldur" derdi büyükbabam, her fırsatta hatıralarımla şaşırtırdım onu)



Rahmetli anneanneciğimin el emeği, göz nuru, üzerine "şemsiye"mi işlediği biricik hazinem. Benim zamanımda isim işlemek yerine her çocuğa farklı bir simge verilirdi, benimki de şemsiyeydi, belki çocuk da kendi malını tanısın, bilsin diyedir kim bilir.. Hani yazıyı tanımaları zor ama simgeyi bilirler hesabı.

Bez torbam yıkanıp ütülenecekler arasında şimdi, sonrasında yeni sahibesiyle bir kez daha okullu olacak... Kime niyet kime kısmet hesabı, belki meçhul bir zamanda torunuma da nasip olur bu torbayı kullanmak. Emeği için anneanneme ve tanıyamadığı torununa, bilmeden misler gibi saklamış olan anneme bir kez daha şükran duydum...

Evet, şimdi okullu olduk. Defne, bez torbası ve hatıralarından vazgeçemeyen annesi....   

27 Haziran 2013 Perşembe

Yorumsuz....

Bugünkü post'um için niyetim, Defne'nin Eylül'de başlayacağı anaokul kaydını anlatmaktı ama kısmet. Dün akşam internette okuduğum bir haber bizde tat, tuz, umut hiçbirşey bırakmadı. Bu yüzden yorumsuz olarak bu haberi aynen aktarıyorum.

" Akil İnsanlar Heyeti Doğu Anadolu Grubu'nun "Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı" aracılığıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a sunduğu rapor ortaya çıktı. Rapora göre heyet, Malatya, Elazığ, Hakkâri, Van, Tunceli, Erzincan, Bingöl, Bitlis, Muş, Iğdır, Kars, Ardahan, Ağrı, Erzurum ile birlikte 14 il, Yüksekova, Tatvan, Doğubeyazıt, Mutki, Güroymak ile birlikte 5 ilçe ve Altınova, Hasköy, Digor, Dağpınar, Susuz beldeleriyle birlikte toplam 24 yerleşim biriminde çalışmalar yürüttü.


Başkanlığını Can Paker 'in yaptığı ve Sibel Eraslan, Ayhan Ogan, Mahmut Arslan, Abdurrahman Dilipak, İzzettin Doğan, Abdurrahman Kurt, Zübeyde Teker ve Mehmet Uçum'un yer aldığı heyetin 171 ayrı yerde 29 bin 546 kişiyle görüşmeler yaptığı belirtildi. Bu görüşmelerde 2 bin 10 kişi söz alarak, 159 kişi ve kurum hazırlık yaparak yazılı 860 kişi de toplantılar sırasında yazılı görüş bildirdi.



SÜRECE İLİŞKİN ÖNERİLER VE TALEPLER

Raporda sürece ilişkin öneri ve talepler 6 başlık halinde toplandı. Bu talepler şöyle sıralandı:



1-SOSYAL PSİKOLOJİYE İLİŞKİN ÖNERİLER VE TALEPLER

-Batıdakiler ön yargılardan kurtulmalı

-Bölgede çatışmadan kaynaklanan ağır travmaların Türkiye kamuoyunda bilinmemesi, bunun sebebiyet verdiği yanlış algıların düzeltilmesi için gayret gösterilmesi

-İnsani taleplerin Türkiye'nin farklı bölgelerindeki insanlar tarafından “bölünme hassasiyetiö olarak değerlendirilmemesi

-Diyanetin barış sürecinde aktif rol üstlenmesi, veda hutbesi ekseninde kardeşlik hukukunu öne çıkarması

-Sürece zarar veren dilin (terör örgütü, bebek katili vb.) bırakılması

-Psikolojik travmaların izalesi için sosyal projeler geliştirilmesi

-Devlet tarafından haksızlığa uğratılmış tüm kişilerin itibarların iade edilmesi

-Şeyh Said, Said Nursi, Seyyid Rıza vb. isimlerin itibarlarının iadesi

-Kardeş şehir, kardeş aile uygulaması yapılmalı

-Kanaat önderleri devreye sokulmalı

-1937 ve 1938 Dersim soykırımlarının kınanması

-Etnik ve mezhebi ayrımcılıklara ve asimilasyon politikalarına son verilmesi

-Batı bölgelerinde yaşayanlar için doğuya turizm seferberliği başlatılmalı. Batı doğuyu tanımalı, doğu batıya kendini tanıtmalı.

-Bu ülke artık tek din, tek dil gibi söylemleri kaldırmıyor.

-Tekçilikten vazgeçilmeli. Tek dil, tek millet değil, ortak vatan, ortak devlet denmeli.

-Devlet hem Kürt halkından hem de (yanlış ve eksik bilgilendirdiği için) Türk halkından özür dilemeli.

-Kalıplaşmış deyimlerden vazgeçilmeli: Türk bayrağı, Türk milleti, ne mutlu Türküm diyene, Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur, ürkiye Türklerindir, bir Türk dünyaya bedeldir gibi.

-CHP ve MHP olumsuz tavrını bırakmalı. Siyasiler aralarındaki cedelleşmeyi bırakmalı. Başbakan kıymetli bir iş yapıyor, işine odaklanmalı. Muhalefet de sürecin başarısı için çağırılmalı. Başbakanın davetine gelmezlerse cumhurbaşkanı çağırmalı. Kavl-i leyyin öne çıkmalı. Barış sürecinin sorumluluğu tek başına Ak Parti'nin üzerinde kalmamalı.



2-SİYASİ ÖNERİLER VE TALEPLER

A-HUKUK DÜZLEMİNDE

-Yeni anayasa

-Anadilde eğitim

-Seçim barajının kaldırılması

-Siyasi partiler kanununun değiştirilmesi

-Yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesi

-TMK'nın kaldırılması

-Siyasal genel af

-Öcalan'ın serbest bırakılması (bu talep Öcalan'a yakın siyasi hareketler tarafından örgütlü olarak dile getirilmiştir, ancak diğer bazı Kürt siyasi grupları da (azadi gibi) bu talebe katılmıştır. Bu talep Öcalan'ın koşullarının iyileştirilmesi olarak ifade edilen ve ilgili bölümde yer verilen talepten farklı olarak gündeme getirilmiştir.)

-Gerçek demokrasi olmadan barış olmaz. Süreç karşılıklı konuşabilme, bir masa etrafında buluşabilme anlamında başarılı ama barışın tüm boyutlarıyla olabilmesi için gerçek demokrasi olması lazım.

-Türkiye milletvekilliği, yerel parlamentolar olmalı. Eyalet sistemi olmalı

-Diyanet yeniden yapılandırılmalıdır.

-Sivil temsilciler meclisi.

-Cemevleri ibadethane statüsünde yasal zeminde ifadesini bulmalıdır: 2009'da Demokratik Açılımla birlikte Alevi çalıştayları üzenlendi. Ama Alevilerin beklentilerine cevap verilmedi. Mesela Cemevlerine izin çıkmadı. Alevilerin ödedikleri vergilerle camiler inşa ediliyor ama hiç Cemevi yapılmıyor.

-Tüm mağdur edilenlere tazminat ödenmeli.

-Teorik demokrasiden pratik demokrasiye geçilmeli.



B-YÜRÜTME/İDARE VE GÜVENLİK DÜZLEMİNDE

-Sadece PKK ve silahlı güçler muhatap alınmamalı. Bölge halkı topyekün muhatap alınmalı. Şeyhleriyle, Seydalarıyla ve diğer yapılanmalarıyla birlikte.

-Yol kontrollerinin kaldırılması

-Mayınların temizlenmesi

-Köylere geri dönüş

-Karakol ve kalekol yapımlarının durdurulması

-Koruculuğun kaldırılması

-Koruculuk yapanların sosyal haklarının güvenceye alınması

-Bölgeye atanan yöneticilerin halkla uyumlu olması

-Çatışma dönemlerinde görev yapanların rotasyonu

-Atamalarda “doğu hizmetiö ifadesinin kaldırılması

-Yer isimlerinin iadesi (Dersim, Gever, Çolemerik, Elaziz)

-Cadde, okul, havaalanı gibi yerlerde İnönü, Fevzi Çakmak, Abdullah Alpdoğan, Sabiha Gökçen gibi isimlendirmelerin terk edilmesi

-Sol örgütler: Özellikle Tunceli'de PKK sonrası dönemde TİKKO ve MKP gibi yapılanmalara dikkat edilmeli. PKK'nın ağır silahlarının bu örgütlere bırakılacağı ifade ediliyor. Tunceli halkı bu örgütlere silahlı mücadelenin çıkmaz yol olduğunu anlatmalı.

-Tunceli'de şehri BBG evi gibi gözetleyen kameraların kaldırılması

-Tunceli'de baraj yapımlarının durdurulması

-Seyyid Rıza'nın mezarının gösterilmesi

-Dindarların sorunları da görülmeli. Devlet dinle de barışmalı. Bölgede hala Kur'an öğretenler cezalandırılıyor.

-Başörtüsü sorunu halledilmeli.

-Üniversitelerde ajanlaştırma faaliyetlerine son verilmeli.

-Diyanet İşleri Başkanlığıyla görüşün: ümmet dili kullanılsın. Kavmiyetçi ifadeleri çıkarsınlar. Türk kelimelerini çıkarıp Kürt yazsanız ve aynı hutbeleri Yozgat'ta okusanız ne olur?

-Öcalan serbest bırakılmazsa bile barışı yönetmesi sağlanmalı. Hiç olmazsa şartları iyileştirilmeli.



C-YARGISAL SÜREÇLER BAKIMINDAN

-Ergenekon operasyonlarının Fırat'ın doğusuna da taşınması

-Roboski olayının çözülmesi

-Uludere katliamından dolayı özür dilenmeli ve failleri cezalandırılmalı.

-Toplu mezarların ortaya çıkarılması

-Hasta tutukluların serbest bırakılması ve tedavilerinin yapılması

-Geçmişte yanlış yapan yönetici, asker ve polislerin yargılanması

-Korkmaz Tağma gibi alenen zulmeden ve bilinen askerler yargılanmalı.



3- İKTİSADİ SÜREÇLERE İLİŞKİN ÖNERİLER VE TALEPLER

-Yayla yasaklarının kaldırılması

-Sınır ticaretinin açılması

-Sınırların önemsizleştirilmesi politikası çerçevesinde serbest dolaşım düzenlemelerinin yapılması

-Yargı paketleri yanında ekonomik paketler de olmalı.

-Bölgenin hayvancılık, tarım (özellikle bazı bölgelerde organik tarım), arıcılık potansiyeli harekete geçirilmeli.

-Bölgenin turizm potansiyelini harekete geçirmeye yönelik özel girişimler olmalı.



4-KÜLTÜREL ÖNERİLER VE TALEPLER

-Eğitim sistemi baştan aşağı sıfırdan yenilenmeli. Sıkıntıların temelinde eğitim sistemi var.

-Medyanın kullandığı dili değiştirmesi, süreci destekleyen bir dil kullanılması

-Eğitim programlarının bölgeye göre yeniden yapılandırılması. Tarih ve mantık dersleri üzerine eğilmek gerekiyor.

-Sürece zarar veren dizilerin kaldırılması

-Diyarbakır cezaevinin insan hakları müzesine dönüştürülmesi

-Irkçı, şoven ifadelerin dağlardan ve tabelalardan kaldırılması

-Andımızın kaldırılması

-Demokrasi üniversitelerde de olmalı. Üniversitelerden siyasi baskılar da kaldırılmalı. Özgür bilim ve sanat olmalı. Gerici ve faşist uygulamalara son verilmeli. Öğrencilerin kulüp kurmasına izin verilmiyor. Hocalar ayrımcılık yaparak Kürt öğrencilerin kulüp danışmanlığını kabul etmiyor.

-İslami STK'lar laik ulusalcı yaklaşımlardan uzak durmalı. Hakiki İslam anlayışı uygulanmalı. Medreselerin ihyası ve toplumsal barışa katkısı sağlanmalı. Islah ve irşad hamlesi başlatılmalı. Kur'an ve sünnet ekseninde olmazsa nasıl olacak? Hamas ve El-Fetih arasında arabulucu olanlar burada niçin hamle yapmıyor? İki pınar Şeyh Said ve Said- Nursi. İade-i itibar olmalı.

-Akil insanlar heyeti genişletilmeli ve kalıcı olmalı. Konumunuzu biliyoruz. Karar verici değilsiniz. Ama “hakikat arayıcısıö olduğunuzu görüyoruz. Adalet adına mağdurlardan mazlumlardan yana olmalısınız. “Barış elçileri" ve “umut elçileri" denebilir. “Cemaat-i Hak". Hakkı ortaya çıkarmak için teşkil olunan ve cemaat yapan kimselersiniz. “Bilge kişiler heyetiö.

-Devlet anlayışı değişmeli. Bir akil insanlar heyeti de devletin askerini, polisini sürece hazırlamalı. Türk kurtlaşmasının çözümü Kürt kurtlaşması değildir. Devletin mankurtlaştırması da değildir. Ulus devlet ve kutsal devlet algısından sarf-ı nazar edip, kerim, müşfik, hâdim ve munis devlet anlayışına geçilmeli. Cumhuriyet herkese (Sünniye, Aleviye, Kürde vb.) sınır getirdi. Zaman içerisinde herkes kendisi olmaktan çıktı. Barış sürecinin selameti için devlet dinle, Ankara Anadolu'yla barışmalı.

-Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu gibi kurumlar yanında Kürt Dil Kurumu, Kürt Tarih Kurumu gibi kurumlar da olmalı.

-Yaşayan Diller Enstitüsü mezunlarına öğretmenlik hakkı verilmeli.



5-SOSYAL ADALET TALEPLERİ (İstihdam, gelir güvencesi ve teşvikler vb.)

-İşsizlik çözülmeli

-Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller kaldırılmalı

-Gelir güvencesi için sosyal politikalar geliştirilmeli

-Bölgeye yönelik teşvikler artırılmalı

-Bölgede görev yapan özellikle polislerle ilgili çalışma koşulları düzeltilmeli ve terfi uygulamalarında eşitlik sağlanmalı (akademi mezunlarıyla yüksekokul mezunları arasındaki eşitsizliğin giderilmesi, yani standart polis olarak mesleğe başlayanlar ile polis akademisi mezunu olarak başlayanlar arasındaki ayrımcılığın ortadan kaldırılması)



6-DOĞAYA İLİŞKİN ÖNERİLER VE TALEPLER

-Toplumsal barış tabiatı da görmeli. Ormanlar, dereler, toprak, su bunlar da yok ediliyor.

-Bölgenin yok edilen, yakılan ormanları yeniden kazandırılmalı. Bölgenin ormanları yok edildi. Köy korucuları ağaç dikmekle vzifelendirilsin

-Bölgede (özellikle Tunceli Munzur ve Pülümür vadilerinde) yapılması düşünülen HES'ler bir kez daha düşünülmeli.



SÜRECE İLİŞKİN ENDİŞELER

Raporda görüşmelerde sürece ilişkin öne sürülen endişeler de paylaşıldı. Endişeler "Güvence" ve "Yöntem" başlığı altında anlatıldı.



1-Güvence çerçevesindeki endişeler

-Yine kandırılacak mıyız?

-8 defa yaşanan bu süreç 9. defa akamete uğrayacak mı?

-Fail-i meçhul deniyor oysa hepsinin failleri bellidir.

-Hiç kimse boşu boşuna dağa çıkmamıştır.

-Başbakan dün söylediğini bugün nakzedecek açıklamalar yapıyor.

-Hükümet samimi değil.

-Önümüzde seçimler var ve Suriye politikasından dolayı konjonktürel olarak barış istiyorlar.

-Sistemler zaten barışı sağlamak istemezler.

-Birileri bu ülkenin sahibi birileri de misafir değil.

-Operasyonlar durdurulmadı, yeni korucular alınıyor, yeni çete örgütler kuruluyor, karakollar inşa ediliyor.

-Akrabalarımın kanını helal edebilirim ama boşa gitmemeli.

-Türkiye Cumhuriyeti sadece Türklerin mi olacak?

-Kürt halkının önderini 4 duvar arasında tutarak nasıl barışacaksınız?

-Dilinizi değiştirmeden nasıl barışacaksınız?

-Akil insanlar terör ifadesini kullanabiliyor. Bu tarafsızlığı zedeler.

-Lozan'dan günümüze kadar Kürt halkı kandırıldı, kandırılmaya çalışıldı. Artık kandırılmak istemiyoruz.

-Kürtlerden ziyade Türkler ikna edilmeli.

-Bölgede kontrol noktaları, akrepler, namlular çok fazla.

-Türk devlet aklı ve vicdanına güvenemiyoruz. Bize bu konuda nasıl bir garanti verilecek?

-Türkler Kürtlerle eşit olmak istemiyor.

-Doğduğumdan beri hep kardeş olduğumuzu söylediler. Oysa bunu göremedik. Dolayısıyla ben artık kardeşlik değil hukuk zemininde eşitlik istiyorum.

-Türk Kürt kardeşliği de eşitliği doğurmayabilir. Birebir eşitlik olmadan kardeşlik söylemi de doğru olmaz.

-Cemaat dernekleri, vakıflar vb. kurduruluyor. Sanki Hamidiye alaylarının modernizasyonu gibi.

-Barış ama hangi barış? Rencide eden bir barış olmaz. Psikolojik savaşı devam ettirenler var.

-Yeni Şark Islahat Raporları istemiyoruz.

-Türk basını hala aynı kötü dili kullanıyor.

-İttihat ve Terakki'den bu yana Kürt sorunu Kürtleri zabt u rabt altına alma sorunudur. Her seferinde Kürdistan'a yeni fetihler düzenledi. 205'te Başbakan güzel şeyler söyledi ama sonrasında yanlış adımlar atıldı. Her iki liderin de tutumu takdire şayan. Ama kaygılarımız var.

-Kürtlerde şu anlayış gelişti: DEVLETE GÜVEN OLMAZ. Bu süreç umarız bu ifadeyi yalanlar. Bizlere ne verildiği soruluyor: biz kimseden lütuf beklemiyoruz, gasp edilen haklarımızı talep ediyoruz.

-Gerilla anneleri yavrularına kavuşabilecek mi?

-Geri çekilmeler için yasal güvence olacak mı?

-Hakikatleri Araştırma Komisyonu olacak mı?

-Kimlik ve inanç hakları tanınacak mı?



2-Yöntem ve sonuçla ilgili endişeler

-Öcalan'ın ve PKK'nın muhatap alınması doğru mu?

-Bölünme kaygısı. Kürtlere bağımsızlık mı veriliyor?

-Neler verildi?

-Proje yerli mi yoksa hâkim güçlerin dayatması mı?

-AKP, BDP, PKK ekseninde yürütülen bu süreçte kim kiminle?

-Bu heyette bulunmak sizleri vicdanen rahatsız etmekte midir?

-Dağda öldürülenlere şehit denilebilir mi?

-PKK siyasi parti olarak kabul ediliyor sizler bundan rahatsızlık duymuyor musunuz?

-PKK'lılar serbest bırakılacak mı?

-TC ifadesi çıkarılacak mı?

-Özerk bir yönetim kurulacak mı?

-Silahsızlandırma sürecinde karşı tarafa verilen tavizler nelerdir?

-Anayasal süreçle tatmin olunacak mı? Yoksa başka talepler mi var?

-Kürt siyasi hareketi ne istediğini, devlet de ne verdiğini anlatmalıdır?

-Barışa taraftarız ama içinde ne olduğunu bilmiyoruz.

-Diğer ülkelerin dayatmasıyla mı oluyor?

-Kürtlerle oluyor da Alevilerle niçin olmuyor?

-BOP kapsamında mı hareket ediliyor?

-İran, Irak, Suriye hep birlikte düşündüğümüzde acaba mezhep kavgasına mı çekiliyoruz.

-Sınır dışına çıkanlar, Suriye'de Kürt Bölgesi kurulması için mi savaşacak?

-Sınır dışına çıkanlar, daha sonra çok daha güçlü bir biçimde içeri girip tekrar sorun olmayacaklar mı? Bunun güvencesi nedir?

-Öcalan ne olacak? İçeridekiler ne olacak. Af var mı?

-Örgüt her şeyiyle çekilecek mi?

-İlerisinin neler getireceğini hiç kimse bilmiyor. Neticelerden endişe edenler var. Devlet parçalanacak mı? Bu konulara tatmin edici açıklamalar yapılmalı. Daha açık konuşulmalı. Sürecin adımları anlatılmalı. Kitleleri tatmin edici açıklamalar yapılmalı. Süreç seçimlere ve iç siyasete malzeme yapılmamalı.

-Bölünme olacak mı? Öcalan serbest bırakılacak mı?

-Mesela sadece etnisite sorunu değildir. Mesela Hanefilik bize dayatılıyor oysa biz Şafii'yiz.

-Süreç, şehit ailelerine zarar verecek mi? Haklarında gerileme olacak mı? Şehitlere verilen değer azalacak mı?

-Terörle mücadele döneminde görev alan güvenlik güçlerinin itibarsızlaştırılmasından endişe ediyoruz. Yakın zamana kadar kahramanken, şimdi “hain" gözü ile bakılmaktan korkuyoruz. Bizlerin yaşadığı sorunların da dikkate alınması gerekir.





RAPORUN SONUÇ KISMI

Raporun sonuç bölümünde ise değerlendirme ve tespitlere yer verildi. Bu değerlendirmeler şu şekilde dile getirildi:

"Bizler ülkemizde yaşanan problemlerin Türk-Kürt, Alevi-Sünni problemi olduğunu düşünmüyoruz. Problemin temelinde başından beri bu ülkenin insanıyla üstenci bir ilişkiyi sürdürmeye çalışan baskıcı, dışlayıcı ve tasarlayıcı vesayetçi devlet yapısının, sivil ve askeri bürokrasiye dayalı siyasal paradigmanın ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yakın geçmişe kadar uygulanan zalim ve insafsız devlet politikalarının yattığını düşünüyoruz. Problem, devleti ve güvenliği esas alan bir yaklaşımdan kaynaklanmaktadır ve ülkemiz insanı artık bu anlayış yerine toplumu ve özgürlükleri esas alan bir yaklaşıma ihtiyaç duymaktadır. Türkiye 21. yüzyılda büyüme ve insan hakları açısından da örnek gösterilen bir ülke olabilme yolunda ilerlerken bu alanda var olan problemlerini çözüme kavuşturmak zorundadır.

Bu sebeple başlatılan çözüm süreci son derece önemli. Çünkü çözüm süreci, bu ülkenin büyümesinin önündeki engelleri kaldırmanın, var olan problemleri çözebilme iradesinin zeminidir. Barış içinde ve birliğimizi muhafaza ederek hem bölgede hem de bütün dünyada Türkiye'nin daha etkin bir ülke konumuna gelmesini sağlayacak bir sürecin başlangıcıdır. Ülkemizde ve bölgemizde istikrarın sağlanabilmesi, ekonomik yatırımların yapılabilmesi ve geleceğe umutla bakabilmemiz açısından öncelikle silahların susması, güvenlik eksenli endişelerin ortadan kaldırılması gerekmektedir.



Bu süreçle birlikte Türkiye'nin büyüyebileceğine, bölgeye huzur ve refah gelebileceğine, bölge insanının şu anda 3000 dolarlarda seyreden yıllık gelir payının onlarca kat artabileceğine inanıyoruz.

1.Çözüm süreci, ayrılma değil, bir arada aydınlık yarınlara umutla bakabilme sürecidir.

2.Çözüm süreci, bir arada, eşit, kardeşçe, dostça yaşayabilme adına, geleceği hep birlikte kurabilme iradesinin cesurca ifade edilmesidir.

3.Türkiye'de yaşayan herkes artık bölünme endişelerini bir kenara bırakmalıdır. Çünkü bölge insanları bölünmeyi değil, dmokratikleşme ekseninde eşit vatandaşlar olarak Türkiye'nin büyümesine katkıda bulunmayı istemektedir.

4.Silahların susması ve çatışma ortamının ortadan kaldırılması yolunda Kürt sorununun çözümüne yönelik adımlar, bölünme değil, barış ve huzur ortamımızın inşası anlamına gelir. Türkiye Toplumu bir bütün olarak kan ve gözyaşı istemiyor. Artık barışın hâkim olması arzu edilmektedir.

5.Çözüm ve barış süreci devam ettirilmelidir. Bu sadece bir bölgenin değil, hepimizin meselesidir. Süreci her kesimin sahiplenmesini ve desteklemesini umuyoruz.

6.Türkiye geldiğimiz bu noktada eş zamanlı olarak hem yirminci yüzyıldan bugüne aktardığımız demokrasi eksiğini gidermek hem de yirmi birinci yüzyılın yeni demokrasi ihtiyacına yanıt vermek şansını yakalamıştır. Siyasal demokrasi açısından çağ atlamanın eşiğindeyiz. Bu şansı ancak demokrasi koalisyonunu güçlendirerek ve demokratik merkezi destekleyerek gerçeğe dönüştürebiliriz"



26 Haziran 2013 Çarşamba

Karpuz Kabuğu Denize Düşünce...

Karpuz kabuğu denize düşünce, deniz mevsiminin açıldığını söyler eskiler.... Pazar günü öğleden sonra ailecek Bebek'e gittik. Daha doğrusu her zaman yaptığımız gibi arabamızı Arnavutköy'e park edip Defne (yalvar yakar pusette) biz yayan Bebek'e kadar yürüdük, orada biraz vakit geçirip geri döndük.

Hava rüzgarlıydı, ama sıcağa ancak bu şekilde dayanılabiliyordu. Arnavutköy- Bebek arası özellikle Akıntı Burnu ve Bebek kıyısında denize giren, güneşlenen, yüzen hayli vatandaş vardı. Kaldırım biraz bu yüzden birazsa balık tutanlarca işhal edilmişti ama sorun yoktu. Herkes herkese yol veriyor, anlayış gösteriyordu.

Denize girenlerin tamamına yakını erkekti. Olması gerektiği gibi mayoyla, şortla giriyorlardı. Birkaç kız çocuğu da gördüm denize giren, yaşları 13-14 civarında, maalesef o sıcakta elbiseyle giriyorlardı denize ve çıktıklarında vücutlarına yapışan sırılsıklam elbiseyle rüzgara maruz kalıyorlardı. Gayet sağlıksız yani. İçten içe hem üzüldüm hem sevindim. Zira genelde elbiseyle de olsa şehrin içinden denize giren kadın görmek pek mümkün değildir. Maalesef baskıcı toplum kadar erkeklerimizin bencillikleri ve kıskançlıkları da yatıyor bunun arkasında. Ve bu manzara beni yıllar önce gördüğüm yüreğimi kanatan bir başka sahneye götürdü.

Defne'den önceydi, eşimle Emirgan korusundan dönüyorduk. Yazdı, hava çok ama çok sıcaktı. Sahilde yine denize girenler vardı. Bunlardan biri, neredeyse göbeğine kadar sakallı bir adamdı, bildiğiniz deniz şortu giymişti ve denize giriyordu, yüzüyordu, ferahlıyordu. Sahildeyse sımsıkı türbanlı bir kadın vardı, elinde havlusu adamı bekliyor, adam sudan çıkınca kurulanmasına filan yardım ediyordu. Belki eşiydi belki kız kardeşi, artık her neyse önemli olmayan bir ayrıntı.... Ama kadıncağız o güneşin, sıcağın altında harap bitap vaziyetteydi, aksini söylese bile inandırıcı olması mümkün olmayan bir durumdaydı. Ve kendisine "kocam" ya da "kardeşim" ya da "babam" diye hitap ettiği erkek, serin sularda rahat rahat hayatın tadını çıkarıyordu. Kelimelerin yine bittiği bir andı benim için. Yaşanan bu çifte standart, kadını mahrum etme, kadını kendinle bir tutmama, beni yine isyan ettirdi.

Bir süre uzaktan izledik, dakikalarca sürdü bu anlattıklarım ve sonunda ayrıldığımızda değişen hiçbirşey yoktu..... Bir insanın bir başka insan üzerinde böylesine bir egemenlik kurması, kendisine hak görürken diğerini bundan mahrum etmesi, çifte standart uygulaması, işine geldiğini işine geldiği gibi uygulaması bence isyan edilesi bir durumdur. Ve malesef ülkemizin acı, değişmesi gereken gerçeklerinden biridir.....

Karpuz kabuğu denize düşünce, denize girmeler başlar. Sen, ben, o, aslında herbirimiz için, çünkü aslında hepimiz biriz, yerin üstünde de yerin altında da.... 

25 Haziran 2013 Salı

Dizi Dizi İnciler

Asla şikayet olarak değil ama hep bahsediyorum ya, Defne zor bir bebekti. Aç mı, uykusuz mu, kolik mi yoksa birşeyler mi hoşuna gitmiyor bilemezdim hiçbir zaman. Zor uyurdu, çabuk uyanırdı, az yerdi ve çok bebekken çok ağlardı. Bu yüzden de en çok istediğim şey Defne'nin bir an önce konuşmaya başlaması, kendisini ifade etmesiydi. Böylelikle derdini anlayabilecek ve çözüm üretebilecektim.

Sanırım 5 aylık kontrolünde, doktoru dil gelişimi için onunla bol bol konuşmamızı, ona kitap-dergi- gazete okumamızı, hatta "dedikodu" yapmamızı söylediğinde dünyalar benim oldu. Defne doğmadan önce aldığım, kendi küçüklüğümden kalan ve sonrasında peyderpey aldığım kitapları birbir döktüm ortaya. Kah sayfaları karıştırdık, kah okuduk. Ona devamlı ne yaptığımı, ne yapacağımı anlattım. Birlikte pencereden dışarıyı seyrettik bol bol. Kuşları, uçakları, bulutları, yağan karı, doğan ayı vs vs....

Burada sanırım 6 ya da 7 aylık....

Dayısıyla... ellerindeki kitap benim küçüklüğümden kalma...


Geçen yaz babasıyla...

Defne'nin sadece "konuşması" değil, anadilimiz Türkçe'yi akıcı ve anlaşılır bir biçimde kullanması, kelimeleri doğru seçmesi de benim için önemliydi. Bu yüzden, şimdilerde popüler olan çift dil öğrenmesini ikinci plana ittik, "bebek"çe konuşmadık, onun da konuşmasını desteklemedik ve doğru kelimeleri kullandık (mesela "atta" yerine nereye gidiyorsak oranın ismini söyledik). Genellemeler yerine özel isimleri söyledik ("çiçek" yerine "papatya" gibi)

Bunca emeğimizin karşılığını almamız gecikmedi, Defne kullandığı kelimelerle, kurduğu cümlelerle bizi ve etrafımızdakileri her fırsatta şaşırttı ve şaşırtmaya devam ediyor. 2 yaş göz muayenesine gittiğimizde göz doktoru, Defne'nin konuşup konuşmadığını sordu. Konuştuğunu söyleyince göz muayenesinde ekranı kullandı. Hani ışıklı bir monitörden çeşitli boylarda resimler gösterilir ve küçüğün bunları isimlendirmesi istenir. Oda karartıldı, monitör açıldı çeşitli resimler gösterildi, Defne bayağı bayağı söylüyor. "Kuş" resmi çıktı, bizimki "civciv" dedi. O esnada Defne'nin gözlerine odaklanmış olan doktor bir an için durdu ve monitöre baktı, sonra da gülümsedi. Çünkü o resme "kuş" denmesi "civciv" denmesinden daha rastlanır ve beklenir bir durumdu, Defne'nin cins yerine isim kullanması belli ki doktoru da şaşırtmıştı. Hatta muayene sonrasında eşim ve beni tebrik etti, biz de çok gururlandık... vs vs.

Bunca lafı böbürlenmek için ya da nisbet olsun diye anlatmadım.

Gezi olayları sırasında istemeden de olsa televizyon açtık evde, Defne de geçti tabii karşısına ve malum kelimeyi öğrendi. Yıllardır güzel konuşması için emek harcadığım, çenem düşene kadar konuştuğum, sabır gösterdiğim küçük kızım artık "çapulcu" diyor. Hatta sevdiği, sempatik bulduğu insanlara "çapulcu seni" diye aklınca iltifat ediyor. Ölür müsün öldürür müsün şimdi? Bugün gittiğimiz pastanede yanımıza oturan ablaya "çapulcu seni" demez mi durduk yere. Ne yapacağımı şaşırdım, çocuğum küfretmiş gibi ezildim büzüldüm. Hakikaten küfretmişti aslında, düşünsenize bundan 2 ay evvel biri çıkıp size "çapulcu" dese ne düşünürdünüz? Üstelik bu kelimeyi 2,5 yaşında bir çocuk kullansa ailesinden şüphe etmez miydiniz? "Ne var bunda okula gidince neler öğrenecek" diyenler de çıkabilir, ama fark şurada ki, Defne bu kelimeyi akranlarından değil, ona bir dede gibi örnek olması gereken, ülkesinin Başbakanından öğrenmiş durumda....İşte bence olayın acı ama gerçek kısmı da burada yatıyor. "Balık baştan kokar" diye boşuna dememişler.

Çocuklar gördüklerini aynen yapan birer maymun, işittiklerini tekrar eden birer papağandır, yani biz büyüklerin aynasıdır. Ve bizler çocuklarımıza iyi bir dünya bırakmak için elimizden geleni ne kadar yapmaya çalışırsak çalışalım, bir yerden sonra hayatlarına yön vermek elimizde olmayacaktır....

24 Haziran 2013 Pazartesi

Piknik Park- Polonezköy

Geçtiğimiz 1 Mayıs, tatilden istifade ederek, Polonezköy'deki Piknik Park'a gittik. Defne erken uyandığı için kahvaltımızı evde etmiştiik, niyetmiz öğle yemeğini burada yemek ve bahçesinden faydalanmaktı.



Polonezköy'ün hemen içinde bulunan bu geniş mekanın içinde mangal alanı, hayvanların bulunduğu kafesler, çocuklar için çeşitli oyun alanları (içerisinde sandalların yüzdüğü dev havuz, scooter tarzı arabaların olduğu pist, top oynamak için meydan), ayrı bir bölümde havuz, içerisinde kuğuların yüzdüğü kocaman bir göl var. Ayrı bir parkurda orman yürüyüş kısmı var.



İsteyen kahvaltıya isteyen de bizim gibi öğle yemeğine ya da oturmaya gidebilir. Öğle yemeği mangal şeklinde. piknik masanıza oturuyorsunuz, malzemeleri oradan satın alıp, masanıza hazır getirilmiş korlar sayesinde rahatça mangalınızda yemeğinizi pişiriyorsunuz. Giriş ücretli, ancak ödediğiniz bu ücreti satın aldığınız ürünlerden düşüyorlar. Dışarıdan yiyecek içecek sokulması kesinlikle yasak. 

  (haydutların yolunu kestiği minik Defne)

Hayvanları beslemek de doğal olarak yasak, isteyen çocuklar Midilli'lere binebiliyor. Kuğulu gölün kıyısında keyif yapmak çok güzel.


Defne ve baba, Midilli seviyor....

Piknik Park'ta kahvaltı etmeyecekseniz, belli bir saatten önce içeri almıyorlar (sanırım 11 ya da 11:30'du) Dolayısıyla gitmeden önce giriş saatlerini ve ücreti teyit etmekte yarar var. İçerisi çok geniş bir alan olduğundan kalabalığı kaldırıyor. Genelde çocuklu ailelerin tercih ettiği bir yer.



Çocuklar açısından da çok eğlenceli. Hep kitaplarda okudukları, gördükleri hayvanlarla tanışıyorlar, açık havada oynuyorlar, arkadaş ediniyorlar vs.

Defne burayı o kadar çok sevdi ki, uzunca bir süre çektiğimiz fotoğraflara bakıp durdu. Gece uykusundan önce de "anne pikinik parkı annat" diye bana hayvanları tek tek anlattırdı. Hala da en sevdiği hikaye, Piknik Park'taki bebek maymun.

İmkanı olanlara gitmelerini şiddetle tavsiye ederim....

21 Haziran 2013 Cuma

Vee Asıl 2 Yaş Sendromu......

Hani bilmiş bilmiş yazıyordum ya, yok efendimDefne bu sürece girdi, 2 yaş sendromunda inat olur, kabus olur, huysuzluk olur vs vs. Meğer onlar devede kulak kalan "ayrıntılar"mış, esas 2 yaş sendromu Defne'nin tam tamına 2,5 yaşını doldurduğu haftasonu (14 Haziran civarı) kapımızı çalınca, "aha da işte bahsettikleri buymuş" dedim. Tüm okuduklarım, yazılanlar, çizilenler bizatihi gerçek oldu....

Defne, anlamsız ve hakikaten nedensiz şekilde 3 ya da 4 kez sinir krizine girdi. Bildiğiniz elinde ne var ne yok yere attı, durmamacasına ağladı, ağlarken ağzında anlayamadığım şeyler geveledi durdu ve hiç ama hiçbir şekilde dikkatini başka yöne çekip onu sakinleştiremedim, kucağı da reddetti. Ama sonunda kucak ve  uykuya dalma şeklinde ya da sakinleşme şeklinde yatıştı. Geride, perişan bir anne ve hayretler içinde bir baba bırakarak. Ağlama krizleri sırassında ya da sonrasında "anne neden ağlıyorum", "anne bana ne oluyor" gibi şeyler söylemesinden, aslında kendisinin de durumuna hayret ettiği, anlam veremedii ve gerçekte hiçbir sıkıntısı olmadığı sonucunu çıkararak rahatladım. Ama rahat etmediğim konu, neden bu krizleri yaşadığıydı.

Krizlere bir de inadın tavan yapması eklenince geçen pazartesi sükunetimi maalesef kaybettim, hiç istemediğim halde Defne'ye avazım çıktığı kadar bağırdım ve akabinde bugüne kadar yaşadığımız en feci öğleden sonralardan birini yaşadık. O gece uyuyamadım, kendimi suçladım, çözüm aradım, sakinleşmeye çalıştım vs vs.

İnat dediysem, evden çıkmak üzereyiz giyinmemek için kaçıyor, neredeyse altına yapacak kadar tuvaleti var ama bir türlü lazımlığa oturmuyor ve sonunda bir yerlere salıveriyor, bir de üzülerek söylüyorum ki evin içinde kendini çırılçıplak soyabiliyor ve onu giydirmemen için benden kaçıyor, sokaktan eve dönmemek için kopardığı yaygarayı samıyorum bile çünkü bu geçen yaz da olan birşeydi.

Birkaç gün bu şekilde geçince, sonunda bir akşam Defne'nin çocuk doktorunu aradım ve ondan akıl aldım. Bir de internetten araştırma yaptım. Vardığımız sonuç ve bugün itibariyle geldiğimiz nokta çekirdek ailemiz için (en azından şimdilik) tatmin edici oldu.

Öncelikle doktoru, bu yaptıklarının pedagogluk olmadığını söyleyince içim rahatladı. Çünkü özellikle çıplak gezmesi beni mahfediyordu. Doktoru, Defne'nin artık büyüdüğünü, ona bebek gibi davranmamam gerektiğini, ihtiyaçlarının geliştiğini dolayısıyla da ona sorumluluklar vermemi, onu oyalamamı tavsiye etti. Bu noktada bir oyun grubunun da işe yarayabileceğini söyledi. Gerçi bunların çoğunu yapıyorduk zaten ama geriye dönüp baktığımda kimi noktalarda zayıf kaldığımı düşünerek yoğunlaştım.

Doktorumuzun özellikle tavsiye ettiği, bugüne kadar zaten hayatımızda olan ama dediğim gibi son bir haftadır daha da yoğunlaştığımız faaliyetler; 

1. fasulye, bezelye gibi sebze ayıklamak,
2. temizlikte yardm etmesini sağlamak,
3. salata malzemelerini yıkamasına izin vermek,
4. parkta daha çok vakit geçirmek,
5. hayvanlarla birebir ilişki kurmasını sağlamak (karınca beslemek gibi)
6. arkadaşımın açtığı çocuk evine götürmek (bugün ilk kez gittik ikimize de iyi geldi)

Yine doktorumuzun tavsiye ettiği, benim kendi deneyimlerimle bulduğum ve bizde işe yarayan bazı öneriler;

1. Ne olursa olsun anne-baba sakinliğini korumalı. Hakikaten fark ettim ki ben sakin kaldıkça Defne'nin kriz geçirmesi ya olmuyor ya da kontrol edilebilir seviyede kalıyor. Ama bir şekilde ben de sükunetimi kaybedersem işte o zaman çıkmaz sokaktayız eyvah !

2. Hayati konular değilse salıyorum gidiyor. Mesela evde kendisini çırılçıplak soyduğunda önce görmezden geliyorum. Zaten hava yaz, sıcak, evde de yabancı yok bizbizeyiz diyorum ama sonrasında bir şekilde onu giydirmenin yolunu buluyorum. Bu şekilde çıplanma sorunu yaşayan annelerin olduğunu google araştırmalarımdan görüp rahatladığımı özellikle belirtmek isterim. Hayatını tehdit eden bir konu değilse kesinlikle inatlaşmıyorum, zor ama yapıyorum, yapmaya çalışıyorum çünkü kesinlikle ikna olmuyor. Hatta "sen bilirsin", "sen nasıl istersen" diyerek sanki kontrol onun elindeymiş gibi davranıyorum, ama belli etmeden ipleri elimde tutmaya çalışıyorum.

3. Bol açık hava. Parkta, bahçede geçirdiğimiz süreyi uzattım. Okulların da tatil olmasıyla çocuk parkı daha kalabalık Defne de daha mutlu.

4. Oyun grubu. Tam olarak oyun grubu gibi olmasa da bugün arkadaşımın çocuk evine götürdüm Defne'yi. Hem oradaki oyuncaklarla oynadı hem de kes-yapıştır yaptı. Ben de arkadaşımla oturup kahve içtim. İkimize de değişiklik oldu. "Sonuçta çocuk" diyoruz ama yok anacım bunların da sıkılması, bunalması var, sanırım en doğrusu birey olarak kabul etmek ve koca adam muamelesi yapmak.

5. Mutfakta taburesine çıkıp bana yardım etmesine izin veriyorum. Bugün boncuk makarnaları (çiğ haldeyken) resmen mıncıkladı, kimini yerlere düşürdü. Aman olsun, yeter ki oyalansın diye düşündüm. Doğradığım sebzeleri tencereye atmasına, kimini atıştırmasına izin veriyorum, bayılıyor.

6. Banyo. Yaz sıcaklarının bastırmasıyla artık gün aşırı yıkamaya başladım, su da insanı rahatlatır diye düşünüyorum.

7. Düzene dikkat. Defne zaten hep düzenine dikkat edilmesi gereken bir çocuk ve bebekti ama bu süreçte daha da itina gösteriyorum. Uyku ve yemek saatlerinin şaşmamasına çalışıyorum ki bu ihtiyaçları onun sinirlerini bozup krize neden olmasın.

Şimdilik 2 yaş sendromu hallerimiz böyle, önerilerinizi, diyeceklerinizi merak ediyorum. Sonuçta şunu fark ettim ki, her anne bazı sıkıntıları yaşıyor ve birbirimizle ne kadar paylaşırsak hem çözüm bulması kolay oluyor hem de yalnız olmadığımız bilinciyle güçlenmemiz bize iyi geliyor.

Herkese iyi haftasonları !

20 Haziran 2013 Perşembe

Dur'malı (?)

Kimileri bunun önceden tezgahlanmış olduğunu söylese de aslında üç hafta önce başladı herşey. Polisin bir sabah ansızın Gezi'deki çadırları dağımak istemesiyle. Ve o damla bardağı taşıran damla oldu. Onca yazdık, çizdik, sosyal medyayı kullandık ama üzülerek görüyorum ki tam olarak anlaşıl(a)mamışız. Belki de bu yüzden "dur"an "adam" çıktı ortaya. Hani derler ya, "kafan karışıkken, herşey üstüne üstüne geliverirken, yoğun temponda oradan oraya savrulurken, azıcık dur da nefes al, bir adım geriden hayatına bak" diye, tam da bunu yaptı "dur"an "adam". Ne de iyi etti. Böylece biz de "dur"duk, polisler de "dur"du (ve kitap okumaya başladılar).

Ben de kendi adıma (ve blogumun adına) "dur"ma kararı aldım. Daha evvel yaptığım gibi, yayınlara ara vermiyorum, sadece eskisi gibi ordan, burdan yazmaya devam edeceğim bir süre. Ama öncesinde benim için çarpıcı hakikaten birinci ağızdan bir olayı ve yanıbaşımızdaki devlet okulunun durumunu anlatacağım. Körükörüne "herşey yalan, mizansen, karalama" dyenlerden belki okuyan ve hasbel kader bana inanan (ve sorgulamaya başlayan) olur diye....

Dün bizde temizlik vardı. Temizliğe gelen teyzenin maddi durumu cidden felaket, çeşitli yaşlarda, medeni durumlarda 6 çocuğu ve sayısını bilemediğim torrunu var. Kızlarından biri (24) yaşında, kuaförde çalışıyor. Haftasonu arkadaşlarıyla buluşmuş, tam da saat 21'de, tencere tava saatimizde yani... Elinde tencere-tava vurup dururken arkadaşlarından biri, bunlara laf atmış. "Ooo demiş, siz böyle bedavaya çalın durun, ben avantayı götürüyorum." Güç bela ağzından lafı almışlar, meğer o arkadaşları malum partinin düzenlediği mitinge katılıp tam 100 lira almış, şimdi de bunlarla dalga geçiyor..... Hep söylendi, yazıldı, çizildi ama bu para olayını böyle birinci ağızdan duymak bana acı bir tokat gibi çarptı.....

Siyasiler dışında kimseyi yargılamıyorum. Objektif olarak düşündüğümde, öyle fakir olsam ki Defne kalkıp bana "anne açım" dese ve evde pişirecek birşey olmasa, bir lokma ekmek bile... ya da ne bileyim kış vakti Defne'nin üzerine giydirecek palto olmasa, yakacak kömür olmasa ben ne yapardım, işte sözün bittiği nokta burası. Evet vatan satılık değil, evet oylarımız satılık değil ama bir de hayatın acı yüzünü görmek lazım. İşte bu yüzden gelmiş geçmiş, görevini layığıyla yerine getirmemiş ve getirmeyen tüm siyasilere lanet okuyorum. İnsanlarımızı aç, susuz, yardıma muhtaç hale getirdikleri ve bir şekilde böyle kaldıklarından ötürü rant sağladıkları için... Ne herhangi bir din ne de herhangi bir inanç, komşun açken sana uyumayı hak görmez. Elinde imkan varken, birşeyleri düzeltebilecek konumdayken gereğini yapmıyorsan (ne bahaneyle olursan olsun) bence o zaman en büük günahı işliyosundur ve bunun hesabı elbet birgün sorulacaktır.....

Gelelim devlet okulu konusuna, bu da çok yazıldı çizildi. Malum ülkemizdeki eğitim sistemi yap boz tahtasını bile geçmiş durumda. Gezi olayları sırasında yandaş basın ve propaganda yapanların çoğu, "şunları bunları yaptık bunlara da mı direniyorsunuz" diye soruyordu. Sorduklarının arasında "eğitim yaşı 5,5 oldu eğitime de mi direniyorsunuz" dediler...

Eğitime direnen insanın alnını karışlamak lazım, öyle şey olur mu? Bir kere bildiğimiz "ağaç yaşken eğilir" ne kadar erken o kadar iyi. Hakikaten de oturduğumuz sitede iki apartman görevlisi bunların da geçen yaz itibariyle 5,5 yaşında iki oğlu vardı. O güne kadar yuva, kreş, okul yüzü görmemişlerdi. sabah 10 gibi sokağa çıkıp akşam 20'ye kadar aralıksız sokakta oynarlardı, hatta anneleri yemeklerini de sokakta yedirirdi. Ne öğle uykusu, ne evde başka bir faaaliyet yaptırma (boyama, yapıştırma vs) onlarda yoktu. E anneler temizlikte babalar işte bu kadar oluyordu, ama hayta hayta hayat da bu kadar geçiyordu... Anneleri okuma yazma da bilmediği için çocuklara masal okuyan da yoktu. tüm gün sokak hayatı işte, biri kapıp götürse "Allah verdi, Allah aldı yani".

Velhasıl geçen sene 5,5 işi çıkıp da bu çocuklar apartopar devlet okuluna yazılınca onlar adına çok sevindim. Çünkü onlar için bu sistem hakikaten biçilmiş kaftandı. Saat 12- 16 arası okulda olmaları gerekirken, gün içi saçma sapan saatlerde bahçede görüyordum. Her gördüğümde de sordum neden okulda olmadıklarını. Ya öğretmen hastaydı, ya öğretmen erken bırakmıştı. Evet öğretmenleri sık hastalanıyordu, yerine bakan stajyer de yeterli değildi, hatta çocukları dövdüğü söyleniyordu. Babalarıyla konuştum, Milli Eğitime defalarca şikayet ettiklerini ama düzelme olmadığını söylediler bana her seferinde. Ve bu çocuklar normal karne alma zamanından 1 ay öncesinde karnelerini aldılar ve okulların resmi olarak açık olduğu son bir ay dahil halen okula gitmiyorlar. Bu arada, geçen yıl gittikleri okul, ortaokula mı ne çevrilmiş, gelecek sene aynı binada aynı hocayla devam edemeyeceklermiş.

Gelmiş geçmiş iktidarlar döneminde de benzer olaylar vardı ama bu kadar gözgöre göre gerçek gizlenmeye çalışılmıyordu. Ha 5,5 yaşında okula başladı bu çocuklar ama sıfıra sıfır elde var sıfır, geçen yılki eğitim öğretim yılından ellerinde kalan kocaman bir boşluk.... Şimdi soruyu soran yandaş medya ve sorgulamadan iktidarın her yaptığını alkışlayanlara soruyorum, "eğitim sistemi"nden anladığınız böyle bir sistem mi? Cevabınız "evet"se, ben buna da direniyorum o zaman..... ve dediğim gibi "dur"uyorum.....

18 Haziran 2013 Salı

Kötü Söz Sahibine Aittir

Bu yaşıma geldim, ne anamdan ne babamda ne başka büyüklerimden, öğretmenlerimden, eşimden, arkadaşlarımdan, iş çevremden, kimseden hiç kimseden işitmediğim hakareti, benzetmeyi, ithamı vatanımın başbakanından gördüm.

İki haftalık olaylarda üzüldüğüm pekçok şey oldu, hafızama kazılan pek çok sahne, ama en çok en çok bu hakaretler "koydu" bana. Hepinizin bildiği "çapulcu" beznetmesinin yanısıra bugün "hain" olduğumu da öğrendim. İşte buradaki açıklamasında ülkemin başbakanı, babam yaşında kocaman bir adam, hiç görmediği, tanımadığı bana "hain" demekte. Kullandığı cümle tam olarak şöyle; "Taksim’de bir eylemciyi gösterip Türkiye ayakta yaygarası çıkaranlar, milyonlar sokağa çıktığında bunu görmemiştir. Biz kusura bakmasınlar bunu göstermeye devam edeceğiz. Hem içerdeki hainlere, hem dışardaki işbirlikçilerine göstermeye devam edeceğiz......." 

Evet ben "hain"im, neden mi?

1. Devletimin terör örgütü ile masaya oturup anlaşma yapmasına, terör örgütünün hükümlüsü Apo'nun neredeyse tahliyesine varacak bir sürece girmeye karşıyım.

2. Devletimin, varımızı yoğumuzu üç kuruşa satmasına ve elde edilen paralarla sanki başarıymış gibi borçları ödeyerek siyaset yapılmasına karşıyım (bakınız telekom).

3. Habur'dan giren gerçek, tescilli teröristlerin, savcılar ve çiçekler eşliğinde karşılanmasına ve el üstünde tutulmasına karşıyım. Aynı şekilde terör örgütünün "biz görmüyoruz, duymuyoruz, ülkeden çıkın" şeklinde tahliyesine karşıyım.

4. Tescilli teröristlere yapılan bu muameleye karşılık, sözde iddialar ve asılsız delillerle, yıllarını ülke hizmetine adamış aydınlarımızn, bürokratlarımızın senelerdir cezaevinde olmalarına, haksız cezalar almalarına karşıyım.

5. İstanbul'un bitmek bilmeyen sorunlarını çözmek yerine, Taksim gibi zaten bina yığını bir yerde kalakalmıl son vahanın betona dönrüdülmesine karşıyım.

6. Yap boz tahtasına dönmüş eğitim sistemine karşıyım. Çocukları 5,5 yaşında okula başlatmak marifet değildir, önemli olan o okulların "okunabilecek" donanımda olmasını sağlamaktır. Yanıbaşımızdaki devlet okulunda tüm yıl boyunca öğretmen açığı vardı biliyor musunuz?

7. Temel gıdaların ve kitapların "pahalı" olmasına karşıyım.

8. Duyduğum onca hakarete karşıyım. Ötekileştirilmeye, bu vatan üzerinde oyun oynanmasına karşıyım....

9. Atatürk devrimlerinin tanınmamasına, her fırsatta bunları yıkmak için uğraş verilmesine karşıyım. Dokunulmazlık zırhı altında Atatürk ve İnönü için "iki ayyaş" yakıştırmasının kullanılmasına karşıyım.

10. Her cümlenin "Allah" ile başlanıp "Amin" diye bitirilmesine karşıyım. Gördüğüm, duyduğum değil yapılan önemlidir benim için. "Ya Allah bismillah" diye satırla adam kovalanmasına karşıyım. Dinin, bu kadar fütursuzca kullanılmasına karşıyım.

Ben, öyle bir hainim ki,

- çalıştığım dönemde maaşımın yarıdan fazlasını "gelir vergisi" adı altında devletime ödedim,
- bugüne kadar yaptığım iki kaza dışında hiçbir trafik cezam yoktur, adli sicilim tertemizdir,
- değil saçsaça başbaşa dalaşmak, arkadaşlarımla doğru düzgün kavga etmişliğim bile yoktur,
- yabancı dil bilirim, iyi konuşur yazar ve okurum,
- teknolojiden vazgeçemem,
- bale ve konser izlemekten zevk duyarım,
- oy verme, seçim görevlisi olma gibi kamu görevlerimden asla kaçmam,
- çevremi temiz tutarım,
- ihtiyaç sahiplerine yardım ederim,
- bu yaptıklarımı ve daha da fazlasını böylesine bir sebeple de olsa açığa çıkarmaktan üzüntü duyarım çünkü ailemden öğrendiğim, yapılan her türlü ibadetin ve iyiliğin saklı kalması, yüze vurulmaması, kullanılmaması gerektiğidir.

Peki ben aslında neyim;

Ben aslında Atatürk'ün çeşitli nutuklarında adından hep güzellikle bahsettiği Türk milletinin asil, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir ferdiyim......

Atatürk'ün ağzından (kaynak burada);

 "Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir... Türk milleti milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir… Türk milletinin tarihi bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır..."


"Türk’ün haysiyeti, onuru ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür."

"Türk milleti güzel her şeyi her medeni şeyi, her yüksek şeyi sever, takdir eder. Fakat muhakkaktır ki, her şeyin üstünde taktir ettiği bir şey varsa o da kahramanlıktır."

"Bizim milletimiz, vatanı için, hürriyeti ve egemenliği için fedakar bir halktır."

"Türk esirlik kabul etmeyen bir millettir."

"Bizim başka milletlerden hiç bir eksiğimiz yok. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, Yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz."

"Türk kuvvet ve zekasının yenmediği ve yenemeyeceği güçlük yoktur."

"Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir... Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır."

"Türk milleti insanlık aleminin samimi bir ailesidir."

"Dünyada hiç bir milletin kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez."

17 Haziran 2013 Pazartesi

Doktor Civanım

Geçirdiğimiz korkunç hafta sonundan sonra ne yazacak ne düşünecek ne üretecek takatım kalmadı desem abartmış olmam. Evde 2,5 yaş sendromu tavan yapmış Defne, sokakta 2,5 yaş sendromundan çıkamamış koca koca adamların idaresinde haksız, hukuksuz muamelelere maruz kalmak.... Vallahi de tallahi de kaçacak delik yok. Hoş, kaçmaya niyetim de yok. Hepsi geçecek, bitecek biliyorum ama bilmediğim tek şey sonunda iyilik ve doğruluk mu kazanacak yoksa kötülük ve yanlış mı?

Basından ve doktor arkadaşlarımdan takip ettiğim kadarıyla Gezi direnişçilerine tıbbi yardımda bulunan doktorlar her manada zorluk içindeler. Önce fişlendiler (hangi doktorlar yardım etti), sonra sorgulandılar (neden yardım ettiniz) ve şimdi fişlemek için (kimlere yardım ettiniz) kullanılmak isteniyorlar.

Oysa bir doktor kolay mı yetişiyor? Marmara Hukuk binasında tıp öğrencileriyle aynı çatı altındaydık. Her ikimizin fakülteleri, dersleri ve koşulları o kadar ağırdı ki. Kampüsümüz belki de en çok bu yüzden sessizdi, koca koca kitaplar, okunması gereken akılda tutulması gereken milyon şey, sonsuz emek, bunca yükün altında ezilen gencecik bedenler ve ruhlar.....

Doktor akrabalarımdan ve yakın arkadaşlarımdan da dinledim, pek çok şeyi gördüm, ellerine yapışık gibi duran telefonlarını, çağrı cihazlarını. Gece gündüz dinlemeden, uzak yakın demeden, özveriyle ve sevgiyle mesleklerini nasıl yaptıklarını.

"Gezi müdahalesinde görev yapan doktorlar" diye bir tanım yapmak bana garip geliyor. Çünkü doktor bu, her zaman her yerde her koşulda "doktor". Görevi, mesleği, sevdiği ve istediği iş insanları iyileştirmek, onlara sağlık kazandırmak.

Yeminle mesleğe adım atan iki grup vardır. Avukatlar ve doktorlar. Hayatın da garip bir cilvesidir ki, hukuk ve tıp herkes için, her zaman, her yerde, koşullar ne olursa olsun hava gibi, su gibi gerekli, hayati ihtiyaçlardır. Zengin de olsanız, fakir de olsanız, bebek de olsanız yüz yaşına da basmış olsanız, renginiz, diliniz, dininiz ne olursa olsun hukuk da tıp da size gereklidir. Bu gerçeği kimse inkar edemez, işte bu yüzden bu mesleği icra eden kimselerin, "insan ayrımı" yapmamaları esastır ve işte bu yüzden yemin ederler. Ha uygulamada nasıl olur, orası ayrıdır, zira her kalp iyi-güzel ve doğru atmaz. Bu insanlar da doktor ya da avukat diye "melek" değildirler. Ama yeminine bağlı, kalbi güzellik için atanlar için durum çok farklıdır.

Duymak isteyenler için doktorların ettiği hipokrat yemini aşağıda. Kaynağı çok sevdiğim wikipedia.  

"Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhinde kullanmayacağıma, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim."


Bugün, yapılan uygulamalarla bu yemini çiğnetmek isteyenlere lanetler okuyorum.... ve diyorum ki bir gün, elbet bir gün tıp ve hukuk size de gerekecek. İşte o zaman inandığım Allah, sonsuz adaletini üzerinizden eksik etmesin.... 

14 Haziran 2013 Cuma

Taşı Toprağı Keşmekeş

"İstanbul için taşı toprağı altın" derlermiş ya, bilmeyenler, az bilenler ve İstanbul dışında yaşayanlar için bu "altın"dan şehri anlatsam biraz...

Ortaokuldan beri yani aklım ermeye başladığından beri isyan ederim "İstanbul"a. Televizyonda hep İstanbul, gazetelerde hep İstanbul, hava durumu sunuluşunda bile önce İstanbul... "Sanki" bu koca ülkede bir istanbul var, gerisi boş. Maalesef acı ve sanırım hiç değişmeyecek gerçek bu.

Yatırımların çoğu İstanbul'a, iş merkezlerinin çoğu İstanbul'a, sanat-kültür merkezlerinin çoğu İstanbul'a, sayılarını bilmediğim kadar üniversite İstanbul'a. Hal böyle olunca herkes İstanbul'a....

Özellikle bu son protestolardan sonra, "İstanbul"a bir kez daha isyan ediyorum. Sen neymişsin aziz şehrim ki, ülkenin Başbakanı, ülkenin genelini yönetmek-yüceltmekle sorumlu kişinin iş listesinde üst sıradasın? Üçüncü köprü, kanal projesi, öngörünüm nedeniyle edilen kavgalar, Gezi parkı projesi daha bilmediğim ya da hatırlamadığım onca şeyin merkezindesin yine? Başbakanı, başbakanlıktan ziyade İstanbul Büyükşehir Beledyesi Başkanı gibi düşünmeye iten sebepler nedir acaba? Ülke genelinde, başka şehirlerde onca sorun varken neden İstanbul, neden bu projeler? Üstelik başbakanın ikameti ve işyeri Ankara iken neden sürekli İstanbul?

Oysa bir İstanbul'lu olarak, üstelik de artık "ev hanımı" bir "anne" olarak benim İstanbul'la ilgili dertlerim çok başka mesela. Duymak isteyen yetkililere ilanen bildiririm....

1. TRAFİK: Yıllar evvel mesai başlangıcı-çıkışı ve okul saatleri dışında trafik hayli azdı bu şehirde. Oysa şimdi ana alterler neredeyse 7/24 full. Arabalar, taksiler, dolmuşlar, otobüsler, metro, metrobüs hınca hınç insan dolu. Söyleye söyleye, şikayet ede ede herkesin dilinde tüy bitti. Ama gelmiş geçmiş hiçbir idare İstanbul'un trafik sorununa çare ol(a)madı. Gelişigüzel, alt yapı ve ulaşım konusu çözülmeden yapılan ev ve işyerleri, daha çok da alışveriş merkezleri trafiği körüklüyor. Bu nedenle de gideceğiniz yere varmak için saatler önce evden çıkmak durumunda kalıyorsunuz. Özellikle bebek ya da çocukla toplu taşıma kullanmak tam bir işkence. Duraklarda "sıra yapma" kültürü ve düzeni yok, bindiğiniz araçlarda da ayakta kalma ihtimaliniz çok yüksek. Yıllardır düşünürüm, başka şehirlerde insanlar 1 saatte şehir değiştirirken biz İstanbul'lular yeri geliyor 15 dakikalık yolu 1 saatte gitmiyor muyuz? Evden çıkıp okula ya da işe gitmek, arkadaşlarla buluşmak hep saatleri götüren bir yolculuk gerektiriyor, oysa zaman en boşa harcanmayacak değer değil midir?

Deniz taşımacılığı neden gözardı edilmektedir? Deniz otobüsü ve deniz taksi neden çok pahalıdır? Oysa mazotla ya da uygun başka yakıtlarla çalışacak motorlar/araba vapurları araç trafiğini büyük ölçüde azaltmaz mı?

Üstelik bir devlet büyüğü şehre gelince ya da şehrin bir noktasından diğerine gitmeye yeltenince, zaten keşmekeş olan trafik iyice kilitlenir, yollar kapanır, araç ve yaya trafiğine izin verilmez vs vs... O akşam babalar-anneler işten geç gelir, çocuklar camlara iyice yapışır.....

2.  HAVA KİRLİLİĞİ : Özellikle otobüs, taksi, dolmuş gibi toplu taşıma araçlarının egzosları rezalet çalışıyor. Bunu denetleyecen bir mekanizma yok mu? Doğalgaz pahalı olduğundan mecburen kömüre dönen vatandaşlar yüzünden rüzgarsız kış günleri resmen kömür soluyoruz. Hani doğalgaz ucuz olacaktı? Hani ekonomimiz süperdi de insanların alım gücü yükselmişti?

3. GÜRÜLTÜ : Trafik sesi, eğlence mekanlarının sesi, boğazdan geçen teknelerde açılan ölçüsüz müzik? Var mı eklemek istedikleriniz?

4. KALABALIK : İstanbul'da her yer her zaman kalabalık. Neden bunca yatırımı sadece İstanbul'a yaptınız? Başka şehirlerin hakkını neden çaldınız? Eğitim, iş yani para merkezi İstanbul olunca da ahali buraya toplandı haklı olarak, şimdiyse şehrimize sığmayacak kadar çok kalabalığız. Herhangi bir felaket durumunda bunca insan ne olacak? Mesela hep konuşulan İstanbul depremi? A planı, B planı, C planımız ne? Yoksa "Allah verdi Allah aldı canlarımızı" mı diyeceğiz?

5. PAHALILIK: Yazlıkta gittiğimiz pazarın iki katı para ödüyoruz sebzeye, meyveye günah değil mi? İstanbul'lu kolay mı kazanıyor? Üstelik dalından belki haftalar önce kopmuş sebze-meyve tüketiyoruz, elden ele geçmiş....

6. GÖRÜNTÜ KİRLİLİĞİ: "Kentsel dönüşüm" adı altında dah açok depremden korkutarak rant elde etme amacıyla binalar yenilenmeye başladı, araziler boş kalmak ya da ağaçlandırılmak yerine plazavari evlere dönüştürülüyor. Dolayısıyla zaten çok da hoş olmayan İstanbul manzaraları ilerde dev binalardan ibaret olacak, ufuk yerine bina bina bina göreceğiz. Şehir planlamacıları buna ne diyor? İzinleri, ruhsatları kim nasıl veriyor? Biliyor musunuz Esentepe artık esmiyor binalar yüzünden. Boğaziçi Kanunuyla "korunan" Boğaz'dan gökdelenler gözüküyor. Hani İstanbul silueti, o eşsiz Boğaz manzarası?

7.....................

** Tüm samimiyetimle demem o ki, iş Gezi Parkı'nın yıkılıp Topçu Kışlası/AVM/Rezidans yapılmasına gelene kadar İstanbul'un, İstanbul'lunun derdi çok. Yetkililerden "20 ağaçla" uğraşmak" yerine, kökleşmiş bu sorunlarımıza kalıcı ve yerinde çözümler bekliyoruz..... 

13 Haziran 2013 Perşembe

Susma, sustukça ..... !

"Susma, sustukça sıra sana gelecek" diye az mı sloganlar atıldı, az mı yazıldı, çizildi, bağırıldı, hafızalarımıza kazındı... ?

Direnişin ikinci haftası da bitti, anlaşıldık mı, anlaşılmadık mı, nereden geldik, neredeyiz ve nereye gidiyoruz bilemiyorum, moralim dalgalı bir deniz gibi. Hiçbirşey düzelmeyecek gibi geliyor bazen, bazense içim umut doluyor. Neredeyse her akşamüstü başıma ağrılar saplanıyor.... düşünmekten, düşünp de işin içinden çıkamamaktan...

Bu son iki haftanın bana öğrettiklerini düşünüyorum.... Ülkemi sevdiğimi biliyordum ama bu kadar sevdiğimi ben bile tahmin etmiyordum açıkçası. Sabrımın zorlandığını da biliyordum ama bu kadar taştığının farkında değildim. Tüm çabalara rağmen inadına direnmek, inadına umut dolmak istiyorum geleceğe dair. 90 sonrası kuşağın bu kadar duyarlı ve farkında olduğunu da tahmin etmiyordum, meğer yanılmışım. "Bilgisayar çocuuu bunlar" diye dalga geçtiğim gençlerin hepsi sokaklarda, işbaşında....

Kötü günde kimlerin yanımda olduğunu da gördüm mesela. Hangi medya kuruluşları, hangi yazarlar, hangi sanatçılar, hangi kuruluşlar.... İnterneti icad eden, sosyal medya ağlarını kuranların ellerinden öpmek istedim en çok....

Şaşırdım olanlara karşı duyarsız, umarsız kalanlara... Olanları çok başka boyutlarda algılamaya, savunmaya kalkanlara ve en çok da idarecilerimize....

Tüm olumsuzluklara rağmen gördüm ki, susmayacağız. Çünkü eğer bu sefer de susarsak, su kaynama noktasına varacak ve biz tencereden atlayamadan haşlanıp gideceğiz... Tarihimiz tekerrür ediyor bence. Alev Coşkun'un bir kitabı vardı, Kurtuluş'tan önceki son 6 ayı anlatan, o kitabı okursanız ya da okuduysanız günümüzle ne kadar benzeştiğini göreceksiniz... Şaşırtıcı ama hep dedikleri gibi, "ders almayanlar için tarih, tekerrürden ibarettir."

Aydınlık, mutluluk ve güzelliklerle dolu bir gün dilerim....

Not: : Bir süredir sadece gündemden bahsediyorum, başka şeyler yazmak parmaklarımın ucuna gelse de kelimeler bir türlü dökülmüyor klavyemden... Oysa 2 yaş sendromunun ne kadar tavan yaptığını yazmak isterdim, Defne'ye aldığımız yazlık kıyafetleri, son olarak gidip memnun kaldığımız mekanları, 35 yaş sendromunda olduğumu düşündüğüm kendimi... 

11 Haziran 2013 Salı

"Namaz kılan Başbakan"

Bir arkadaşım facebook'ta bir paylaşım yapmış. AKP'ye ve iktidara yakındır kendisi, üniversite yıllarında da öyleydi, radikal düşünceleri olmasa da.... Paylaştığı yazı, direnişte olanlara 30'a yakın soru soruyor ve bu sorulara cevap istiyor. Sorulardan 29.'su kanıma dokundu, içime oturdu günlerdir... Soru şöyle diyor; "namaz kılan bir başbakan olmasına mı direniyorsunuz?"

İşte nefesimin kesildiği, sırtımdan aşağı ter boşaldığı an bu. Başbakanın namaz kılıp kılmaması ile "Gezi" direnişinin ne ilgisi var? Bu insanlar neden konuyu bir şekilde dini boyuta getirmeye bu kadar meraklı, din olmasa neyi sömürecekler? Dayanamadım, muhatap olmayı hiç istemediğim halde arkadaşın bu postunun altına kibarca yazdım düşüncelerimi, bakalım ne yumurtlayacak?

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana kaç başbakan geldi geçti, sayısını bilmiyorum, bilmek dahi istemiyorum. peki 29. soruyu soran zatı muhterem, diğer başbakanların namaz kılıp kılmadıklarını nereden biliyor, nasıl takip ediyor? Son iki haftadır yaşananların, dini vecibelerle uzaktan yakından ilgisi olmadığını nasıl anlamıyor?

Küçüktüm ufacıktım, büyükbabam ve anneannem büyüttü beni. Onların terbiyesini aldım. "Parayla imanın kimde olduğu gizlidir" derdi büyükbabam, "İyilik et denize at balık bilmezse Hak bilir" derdi. Yani demek isterdi ki, alenen/ilanen yaşama. Herkesin hayatı/özeli kendisinedir. Bunları beynime işlemeye başladıklarında 5 yaşımda bile değildim. Bu felsefeyle yetiştim, hayatımda da bunu benimsedim. Belki bu yüzden helikopterlere binip, korumalar ve kameralar eşliğinde gidilen cuma namazları, kameralar önünde açılan iftarlar, kesilen kurbanlar bana garip geliyor. Kul ile yaradanın arasındaki meselelerin bu kadar aleni yaşanmasını yadırgıyorum.

Herkesin dini inancı ya da inançsızlığı kendisine. Kim neye inanırsa inansın önemli olan evrensel değerlerde birbirimizle kucaklaşmak değil mi? Hangi inanış ya da inançsızlık "doğruluk, iyilik, saygı, sevgi, sadakat " gibi temel kavramlardan uzak tutabilir ki bizi? Yalan söylemek herkes için kötüdür mesela, başkası hakkında dedikodu yapmak, fitne ve fesat karıştırmak, böbürlenmek.... Önemli olan, paralel yaşadığımız bu zaman diliminde hoş bir seda bırakmak değil mi?

İşte tam da bu yüzden "Gezi" direnişinin dini boyutlara indirgenmesine anlam veremiyorum. Başbakan namaz kılsa da olur kılmasa da olur. Önemli olan halka ne kadar hizmet ettiği, halkın ihtiyaçlarını ne kadar giderdiği, yaşam kalitesini ne kadar arttırdığı değil mi? Yoksa istediği kadar dini vecibelerini yerine getirsin, birlikte yaşadığı ve anayasal anlamda temsil ettiği halka hizmet etmeyen, diliyle yaptıkları örtüşmeyen, uyum ve uzlaşma sağlamayan bir başbakanın kime ne faydası var?

Aydınlık ve huzur dolu günler dilerim....

10 Haziran 2013 Pazartesi

"Gezi"deydik

Dün öğle uykusunda, kayınvalidem Defne'ye gözkulak olurken biz de eşimle Taksim'e gittik. Günlerdir okuduklarımızı, birinci ağızdan dinlediklerimizi, haber programlarında seyrettiklerimizi bir de kendi gözlerimizle canlı canlı görelim, algılayalım, havayı koklayalım istedik. Üstelik saat 14'te başlayacak olan mitingin en azından bir kısmına katılmak istedik.

Protesto gösterilerinin başladığı ilk cumartesiden farklı olarak metroyla Taksim'e kadar gidebildik. Taksim Meydan'ına çıktığımızda bizi herzamankindan farklı bir manzara karşıladı.  

Ah AKM, vah AKM. İsmi Atatürk Kültür Merkezi olduğundan mı, sanat merkezi olduğundan mı, ne amaçla bilemiyorum viraneye çevrilmiş bir sanat merkezi.... Sözün bittiği, gözlerimin buğulandığı yer. Rahmetli anneciğim az mı götüdü bizi buraya? Konserleri, bale gösterilerini, tiyatro oyunlarını az mı dinledik, seyrettik. Neden elimizden alındı bu sevgimiz, neden bize çok görüldü bilemiyorum. Bilet gişesinde dakikalarca beklediğimiz, arkadaşlarımızı fuayede gözlediğimiz, bir çok güzel anımı barındıran şimdilerin metruk, kaderine terk edilmiş binası.... Kimse demesin daha iyisini yapacağız diye... AKM kaç yıldır bu halde hatırlamıyorum bile....

İlk etapta Gümüşsuyu'na doğru yürüdük. Neredeyse her yerde sloganlar yazılı. Yaratıcılık ön safta. Barikatlar da kurulmuş, böyle rahat rahat, turist gibi gezindiğimize bakmamak lazım daha birkaç gece evvel buraları savaş alanı gibiydi, gördük, izledik, dinledik yaşananları....

Gümüşsuyundan sonra Gezi Parkı'nın içine yöneldik. Her yer çadır, kalabalık, revir/kütüphane/mutfak herşey ama herşey var. Yatılı kalanların çoğu genç, üniversite öğrencisi. Kimi uyukluyor, kimi kitabını okuyor.
Yazılabilen her yerde yine sloganlar var. Bizim gittiğimiz saatte, ölen göstericilerden birinn adna ağaç dikiliyordu. Atılacak toprakları da sembolik olarak sanki Türkiye'nin her ilinden getirilmiş gibi tek tek saksılara koymuşlar, bana çok dokunaklı geldi. Anıtkabir'de Atatürk'ün mozalesinin oda kısmı -ki burası özel izinle gezilebilir- işte böyledir. Her ilden bir avuç toprak getirilmiştir. Barış ve dayanışmanın sembolü olsun diye sanırım....
İsteyene kiralık çadır bile var. Tek koşul "ciddi düşünmek" olmalı...

Gezi'den sonra meydana ve oradan da İstiklal caddesine geçtik. Meydan daha da kalabalıklaşmıştı çünkü miting saati yaklaşıyordu. Anıt da duruma uygun şekilde bayraklarla donatılmıştı.

Söylenenin aksine, yağma yoktu. Caddede tüm dükkanlar, restoranlar, kafeler açıktı. Turistler istedikleri gibi geziniyorlardı. Aşağıda Arap kadınlarını görüyorsunuz, o sırada yaklaşmakta olan göstericileri fotoğraflıyorlar.

Onca kalabalık onca farklı görüş onca farklı insan nasıl oluyor da kavga etmiyorlar anlam veremedim. Yeri geldi sırt sırta yürüdük insanlarla, yeri geldi sloganlar atıldı, alkışlar yapıldı ama kimse kimseye müdahale etmedi. Herkes birbirine saygılı davrandı, nerede durması gerektiğini bildi. Sataşma, sarkıntılık, söz atma vs hiçbir şey olmadı. Üstelik ortada hiçbir kolluk kuvveti de yoktu. Bu size de garip gelmiyor mu? Demek istesek birlikte huzur ve mutluluk içinde yaşayabilirmişiz, ben bunu gördüm, anladım. Bizlerin politikacılara değil, insanını seven, vatanına aşık liderlere ihtiyacı var bence. Bizi, bizim için yönetecek, bize bizim için yön verecek insanlara yani...


Pankartta AVM tipi kent istemiyoruz denmiş ya, işte tam bana göre bir slogan bu. Plazalardan, yüksek binalardan ve oraların "ev gibi" gösterilmesinden hoşlanmıyorum. Daha bizbize, daha sıcak, daha sevimli yaşamlardan ve doğadan hoşlanıyorum. Üstüste binalar, bina gölgelerinin altında yaşamak bana göre değil. "E o zaman al başını Anadolu'ya git" diyorsunuz belki, ama bence İstanbul'daki kalan yeşili kaybetmemek de yeterli olabilir.

İstiklal Caddesini tünele kadar yürüdük eşimle. Bazı bazı gruplarla karşılaştık, slogan attık, ellerimizi çırptık, marş söyledik. Sayı veremeyeceğim ama hayli kalabalıktı. Çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek birçok İstanbul'lu gelmişti buraya. Kimileri 6-7 aylık bebeklerini bile getirmişlerdi, pusette uyuklayan, pusetten inmek için huysuzluk yapan afacan sayısı da az değildi hani...

Pazar günü görüp duyduklarım bana, halkın isterse birarada olabileceğini, ortak paydada buluşabileceğini anlattı. "Gezi'deki ağaçlar" için başlayan bu protestoların, hiçbir siyasi görüş, ideoloji ön planda olmaksızın devam etmesini ve barışçı yollarda son bulmasını diliyorum. sonuçta hepimiz insanız, hepimiz provake edilebiliriz. Aman dikkat diyorum, hepimiz kardeşiz, 80 öncesine dönmek hepimizin sonu diyorum.

Bu postumla ilgili olmamakla birlikte dünden beri boynum bükük, içim kötü. Çünkü başbakan her fırsatta kötü sözler söylemeye devam ediyor. Bunca yıl arkadaşlarımdan, ailemden, kocamdan duymadığım sözleri ve tehditleri işitiyorum kendisinden. "Ayyaş", "çapulcu", "haddini bilmez", "senin dilinden konuşmayı da biliriz" ... vs vs hatırlamak istemediğim onca söz beni de muhatap alıyor..... Bir insanın bir başka insana hakaret etme özgürlüğü yoktur, ceza yasasına göre de suç işlemektedir aslında, ama gelgelelim milletvekili dokunulmazlığı var ya, hani gelmiş geçmiş onca hükümetin bir cesaret kaldıramadığı şu meşhur dokunulmazlık. İşte o dokunulmazlık, başbakanı bu kadar sivri dilli yapıyor. En sonunda da "kötü söz sahibinindir" demez mi, bu küçükken oynadığımız "çelik ayna" oyununu hatırlatıyor bana. Hüzünle gülüyorum ama gözlerim yaşlı. Nerede halkına "yüce Türk milleti" diye hitap eden, "Türk milleti asildir, Türk milleti zekidir ....." diye hitap eden Atatürk, nerede Erdoğan? Bu iki "lider" arasındaki "on" farktan biri de bu hitabet işte.... 

Kendisinden en büyük ricam, tüm egosunu bir kenara bırakıp Gezi'ye gitmesi, oraları kendi gözüyle görüp, o sevmediği-benimsemediği-istemediği insanlarla sohbet etmesi ve olaylar çığrından çıkmadan bir orta yol bulması. Kimsenin gözü onun iktidarında değil. Emin olun bugün seçim olsa kime oy vereceğiz? Hepimiz biliyoruz ki gelen gideni, giden geleni aratıyor. Olansa bizlere, çocuklarımıza ve torunlarımıza oluyor. Hiçbirimiz kötü koşullarda yaşamayı hak etmiyoruz....

Aydınlık ve güzel günler diliyorum hepimize.....


7 Haziran 2013 Cuma

Soruyorum

Başbakanımız protestolarla ilgili kendisine soru sorulmamasını istemiş. Sizce bir ülkeyi yöneten, Cumhurbaşkanından sonraki 2. adamın böyle bir lüksü var mıdır? Ya da kendi deyimiyle, bu ülkenin yarısını temsil eden, "tüm gücü elinde topladığına" inanan bir insanın en azından kendi seçmenine karşı bazı yükümlülükleri yok mudur? Açıklama yapmak ve sorulara cevap vermek de görevinin bir parçası değil midir?

Ben iktidar partisine oy vermemiş, her seçim öncesi "lanet olsun kime oy vereceğim" diye düşüne düşüne, alternatifler arasında içime en çok sinen ama yine de bir şekilde tamamen sinmeyen bir partiye oy veren seçmenim, bu ülkenin sıradan bir vatandaşıyım. Yasalara göre, seçtiğim parti iktidara gelmemiş olsa bile başbakan benim başbakanımdır, benim temsilcimdir. Her ne kadar o kabul etmese ben de gönülen istemesem bile, yasal gerçeklik budur. Bu gerçekliğe göre hareket etmek hepimizin anayasal görevidir.

Dolayısıyla o istemese de ben bu ülkenin vatandaşı olarak kendisine ve tüm bu olayları yadırgayıp eleştiren zihniyete ilk etapta şunları sormak istiyorum.....

1. Atatürk ve İnönü'ye neden "ayyaş" dediniz?

2. PKK ile neden masaya oturdunuz?

3. İçki içenlere neden "alkolik" dediniz?

4. Parkları, ormanları neden imara açmaya yeltendiniz?

5. İktidar olduğunuz günden bugüne "özelleştirme" adı altında en verimli şirketleri neden üç kuruşa sattınız?

6. Sizinle muhatap olmak isteyen vatandaşa neden "ananı da al git" dediniz?

7. Ülke yangın yerine dönmüşken, olaylar tırmanırken neden yurtdışına gittiniz? Sadece son olaylar değil, Reyhanlı'daki patlama sonrasında da taziye yerine ABD'ye gittiniz, Amerikan halkı ve hükümetiyle yapılacak görüşme, kendi vatandaşınıza yapacağınız başsağlığı ve moral ziyaretinden neden daha önemliydi?

8. Olaylar neden siz ABD'den döndükten sonra patlak verdi, "BOP" ile bağlantısı var mı?

9. Yaptığınız açıklamalarda uzlaştırıcı, yatıştırıcı ifadeler kullanmak yerine neden yangına körükle gidercesine, "ben istesem 1 milyon kişiyi toplarım", "evde zorla tuttuğum %50 var" dediniz? Bu sözleriniz ülkeyi iç savaşa sürükleyecek boyuta varsaydı, size oy vermiş % 50 vatandaşı nasıl koruyup kurtarmayı düşünüyordunuz? Ülkenizde iç savaş yaşanmasına zemin mi hazırlamak istiyorsunuz?

10. "Amaca giden her yol mübahtır" açıklamanız hafızalarımızdan henüz silinmedi. İktidara geldiğinizden bu yana hangi amaca hizmet ediyorsunuz? Ülkenin huzuru ve refahı mı, yoksa nedir?

11.....................


** Bu yazıyı dün hazırladığımda Başbakan henüz dönmemiş ve gecenin bir yarısı "halka" hitap etmemişti. Gerçi benim yapılacak açıklamadan hiçbir umudum yoktu. Çünkü egosu, kendisine güveni bu kadar yüksek olan bir kimsenin çıkıp özür dileyeceğini, ortalığı yatıştıracağını, geri adım atacağını, orta yol bulmak isteyeceğini hiç ama hiç sanmıyordum. Ne yazık ki haklı çıktım. Bugünden sonra yaşanacaklarda hepimiz önce vicdanımızı dinlemeli, sonra da anayasal yükümlülüklerimize riayet etmeliyiz. Bu gemiyi ya hep beraber karaya çıkaracağız ya da hep beraber sulara gömüleceğiz...

*** Daha önceki postlarımdan birinde Gezi fotoğraflarımı yayınlayacağımı söylemiştim. Ama gün be gün oralar o kadar değişti ki çektiğim fotoğraflar güncelliğini kaybetti. Eğer Gezi'den günü gününe, canlı canlı haber almak, oradaki "çapulcu ve ayyaşlar"ın ne yaptığını görmek isterseniz lütfen şu linkte tıklayın.  http://festigan.blogspot.com/   Birkaç ay evvel yemek tarifi ararken tesadüfen tanıştığım, gerek yemek blogunu gerekse kitap blogunu severek takip ettiğim, sanırım babama yakın yaştaki bir beyin blogu burası. Çektiği fotoğrafları ve anlatımı çok güzel.

Aydınlık günler dilerim !

6 Haziran 2013 Perşembe

Güzel Günler Göreceğiz

Patlama noktasına gelmemizin hafta dönümüne girmek üzereyiz. Nereden geldik, nereye gidiyoruz, bu işin sonu ne olacak diye düşünmekten helak oldum. Kafamdan türlü türlü senaryo, kimi deli saçması kimi makul gibi gözükse de gelecek bilinmez.

Ne olacak bilemiyorum ama tek istediğim kardeşin kardeşe kırdırılmaması. Özellikle dün Rize'de yaşanmasına ramak kalan olaylar beni korkutuyor. 93'teki Madımak yangını hala hafızamda, 15 yaşındaydım, televizyondan gazetelerden dinlediklerim, okuduklarım, annemin Gata'da olayın mağdurlarından biriyle yaptığı birebir sohbet daha dün gibi hafızamda, dehşeti yüreğimce... Ama biliyorum ki ok yaydan çıktı, bir yere saplanmadan da durmayacak.

Keşke siyasetçilerimiz makul ve ölçülü davranabilselerdi, ayrımcı değil uzlaşmacı politikalar güdebilselerdi. Keşke seçimle geldiklerini ve asıl amaçlarının bizleri temsil etmek, bizlerin iyiliği için çalışmak olduğunu unutmasalardı. Keşke özellikle gençlere değer verseler, yaşlıların emeklerine saygı duysalardı. Ama olanlar gün gibi ortada....

Tüm tedirginliğime ve belirsizliğe rağmen umut dolmak istiyorum. Tarihin tekerrür etmemesini diliyorum. 80 öncesine dönmemek istiyorum.

Nazım Hikmet'in aşağıdaki şiiri biraz olsun umut ve ışık getirsin yüreklerimize.... güzel günler göreceğiz :)

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ...


Güzel günler göreceğiz çocuklar

Motorları maviliklere süreceğiz

Çocuklar inanın inanın çocuklar

Güzel günler göreceğiz güneşli günler

Hani şimdi bize

Cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır,

Yalnız cumaları,yalnız pazarları

Hani şimdi biz

Bir peri masalı dinler gibi seyrederiz

Işıklı caddelerde mağazaları,

Hani bunlar

77 katlı yekpare camdan mağazalardır.

Hani şimdi biz haykırırız

Cevap:

Açılır kara kaplı kitap:Zindan

Kayış kapar kolumuzu

Kırılan kemik, kan

Hani şimdi bizim soframıza

Haftada bir et gelir

Ve

Çocuklarımız işten eve

Sapsarı iskelet gelir

Hani şimdi biz

İnanın güzel günler göreceğiz çocuklar

Güneşli günler göreceğiz

Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar

Işıklı maviliklere süreceğiz

5 Haziran 2013 Çarşamba

Açık Mektup

Aşağıdaki mektubu facebook'ta gördüm, hislerime tercüman olduğunu düşündüğüm için de aynen paylaşıyorum....

"Sevgili Devlet,


Biz bu ülkenin apolitik çocuklarıyız.

Genelde sesimizi duymazsın.

Çünkü daha önce hiç birlikte konuşmamıştık.

Fazla "Hayır" demedik.

Aslında demek istedik;

Mesela internetimizi kısıtladığında,

Kürtaj yasağı getirmeye çalıştığında,

Taksim'e el koyduğunda,

Masalarımızı zorla altımızdan çekerek topladığında, "Tıksırana kadar için" dediğinde, "Ayyaş" diye hakaret ettiğinde, "İlle de üç çocuk" diye tutturduğunda, Annemizin, babamızın bile karışmadığı özel hayatımıza pervasızca daldığında, Ahlak anonsları yaptığında, Dindarlar in, ateistler out diye bizi ayırdığında, Roboski'de, Reyhanlı'da...

Hayır demeyi çok istedik ama...

Yöntemini bilmediğimiz için yapamadık.

Nasıl olsa, birbirimizi nasıl bulacağımızı 30 yıl önce unutturmuştun.

Sen ailelerimizi korkutmuştun.

Onlar da bizi....

O yüzden kendi kendimize mırıldanmaktan ileri gidemedik.

Sonra 31 Mayıs 2013'te...

Saat sabahın 5:00'inde...

Biz,

Zararsız, silahsız, taşsız, sopasız çocuklar, Görüp görebileceğin en masum şekilde, Yani kitap okuyarak, Şarkı söyleyerek, Heyecanlanarak, Birbirimizi gördüğümüz için çok mutlu olarak, Ve ağaçlara sarılarak...

Bir parkı koruduğumuz günün bitiminde,

Üzerimize panzerlerinle ve bizden çok sahiplendiğin gazınla saldırdın.

Bizi yaraladın.

1 Haziran 2013'te...

Onbinlerce kişi olduk.

Bazılarımız ilk defa alandaydık.

Bazılarımızın babası, "Bu sefer gitmen lazım" dedi.

Elleriyle gönderdi.

Bazılarımızın annesi ise telefonda "eve dön!" diye bağırıyordu.

"Bu sefer değil..." dedik.

Onları da dinlemeyi bıraktık, seni dinlemeyi bıraktığımız gibi...

İlk defa kendi sesimizi duyduk.

Ve ne anladık biliyor musun?

Korkmadığımızı...

Korkacak bir şey olmadığını...

Gözlerimiz yandı,

Nefesimiz kesildi,

Fişeklerin sağımızdan, solumuzdan geçti.

Kafamızda patladı.

"Eyvallah" dedik.

Deniz gözlüklerimizi taktık.

Talcid'imizi, Gaviscon'umuzu, limonlarımızı, maskelerimizi sırt çantamıza attık.

Nöbeti devraldık.

Biz "örgütsüz örgütlüler"dik.

Ve hiç olmadığımız kadar güçlüydük.



Bazen ayağımız takıldı.

Ama artık yanımızda, alanlara alışık olanlar da vardı.

Düşünce nasıl kalkacağımızı bilenlerden öğrendik.



Sen gaz attıkça, çoğaldık.

Apolitikler, örgütlüler, yaşlı teyzeler, bayraklılar, bayraksızlar, Kürtler, Ermeniler, anarşistler, taraftarlar...

Artık hepimiz "biz"dik.

Halktık.

Bunu bize sen öğrettin.

Polisini Taksim'den çektin.

Bu sefer eli balyozlu adamlara, otobüsleri yakanlara yine biz karşı durduk.

Gücümüz yettiğince...

Meydanı onlara bırakmadık.

Elimize çöp torbalarını aldık.

Fidanları sırtladık.

Gezi'ye fidan diktik.

Taksim'i temizledik.

Kısacası...

Ne oldu biliyor musun?

Bizi unutmuştun.

Sesimizi duymuyordun.

Taleplerimizi küçümsüyordun.

Şimdi biz kendimizi hatırlattık.

"Burası hepimizin ülkesi ve kimseyi yok sayamazsın" dedik.

Duman'ın bir gecede bestelediği şarkıyı söyledik:

Özgürüz dedik.

Hala haklıyız dedik...

Vazgeçer miyiz bundan sonra....

Jopuna, sopana, biberine, gazına, tekmelerin hasına....

İlk defa hep beraber "Eyvallah" dedik."     Bugün Miraç Kandili. Defne'nin deyimiyle "iyi kandiller simidi getirecek baba", baba ve benim deyimimle de bol bol dua edilecek, özellikle ülkemiz ve geleceğimiz için... Nice kandillere, birlik ve beraberlik içinde ulaşmayı diliyorum...

4 Haziran 2013 Salı

Dayan Gezi !

Ben, 1978 İstanbul doğumluyum. Apolitik bir ailede dünyaya geldim, evimizde asla siyaset konuşulmazdı. Küçükken evimize her gün Cumhuriyet alınır, evin her ferdi bu gazeteyi satır satır okurdu. Milli bayramlarda bayrak asılır, telefonla birbirimizi arar kutlama yapılır, okulumuzdaki törenleri kaçırmazdık. Dini bayramlardaysa mutlaka aile büyükleri ziyaret edilir, mezarlığa gidilirdi. Kurban kesmezdik ama bağış yapardık. Haftasonları, düğünlerde, keyifli buluşmalarda bir iki kadeh içki de içerdi büyüklerimiz. Sigara evimize girmezdi. Tek sorun daha evvel de bahsettiğim 1 Mayıs'lardı, ailem öcü gibi korkardı 1 Mayıs'tan, belki 1977 Taksim olaylarını bizzat yaşadıkları içindi kim bilir? Büyüklerimizden gördüğümüz bu geleneklerimizi halen daha sürdürürüz, e alışkanlık olmuş ne yapalım?

Geçtiğimiz cumartesi gününe kadar hayatımda sadece ve sadece 2 eyleme fiilen katılmışlığım vardı. Üstelik hukuk fakültesi öğrencisi olmama rağmen. Bunlardan ilki 94 ya da 95'te Taksim meydanında yapılan Cumhuriyet Mitingiydi. Valilik izniyle yapılan bir mitingti, okuduğum lise organize ederek götürmüştü bizi ve rahmetli anneciğimden yalvar yakar izin koparabilmiştim. Gayet sakin geçti, bayraklarımızı salladık, marşlarımızı okuduk ve eve döndük.

Diğer gösteriyse hukuk fakültesine girdiğim sene olmuştu. Annem hayattaydı o sıra. Birinci sınıftaydık, sınıfımızda Hatay'dan gelen iki kardeş vardı, bunlar sobalı bir bekar evinde kalıyorlardı. Bir gece kardeşlerden biri sobadan zehirlenmiş ve ölmüş. Haydarpaşa Numune Hastanesi de sanırım maddi sebeplerden çocuğun naaşını almayı kabul etmemiş ve naaş ortada kalmış. E aile Hatay'da, maddi durumları öyle şahane değil hop diye gelip naaşı alıp memlekete götüremeyecekler. Tüm arkadaşlar toplandık, yürüdük hastanenin bahçesine, ellerimizi çırptık, çocuğun ismini haykırdık, hastane yönetiminin bu anlayışsızlığını, 17-18 yaşlarında hayatını kaybeden arkadaşımızın ortada kalışını protesto ettik. Akşam eve dönüp bunu anneme anlattığımda önce gözleri yuvalarından fırlar gibi oldu, sinirlenecekti belli, ama nedenini öğrenince yumuşadı. Sevgi dolu bir kadındı, ama beni karşısına alarak konuştu. Kendisinin 68'lerde İstanbull hukuk fakültesinde okuduğunu, bir iki eyleme katıldığını, sınıf arkadaşı Deniz Gezmiş'in idam edildiğini, o yaşta tüm bu olanlarla ne kadar sarsıldığını, benim başıma bir haller gelirse mahfolacağını anlattı bana. Dayanamadım ve ona söz verdim, bir daha ne olursa olsun "uslu uslu" oturacaktım yerimde. Aradan birkaç hafta geçti, annem öldü, dibe vurdum.

Sonraysa sorumluluklar. Kardeşim, büyükbabam, gelecek kaygısı. 4 seneden mezun oldum, stajı hemen yapıp işe girdim. Önce icra işi ardından bir plazada 10 yıla yakın çalıştım, ta ki Defne doğana kadar. Sonrası takip edenlerce malum "ev hanımı" oldum konu kapandı.

Lafı bu kadar uzatmamın nedeni, tahammül edip okuyanlara ne kadar "çapulcu", ne kadar "ayyaş", ne kadar "militan ve anarşik" ve ne kadar "marjinal grup üyesi" olduğumu anlatma amacıyladır.

Ta ki geçen cumartesi sabahına kadar. Cuma günü Gezi Parkı'ndaki protestoculara yapılan hakikaten orantısız güç kullanımı yüzünden cuma akşamı ve gecesi protestoların dozu arttı. O akşam Defne uyuduktan sonra sosyal medyadan olayları takip ettik eşimle. Gece yarısını hayli geç yattıysak da uyuyamadım ve sabaha karşı 5,5 gibi kalkıp tekrar bilgisayarın başına geçtim. Yukarıda anlattığım tipime benzer bir arkadaşımla yazıştık o saatte. Bana çok kalabalık olduğunu, insanların yardıma ihtiyacı olduğunu vs anlattı. Gitmek istediğimi söylediğimde de karşı koydu bana, "küçük çocuğun var biz senin için de oradayız" dedi. Ama ok yaydan çıkmıştı artık, yerimde duracak gücüm yoktu. Gitmeliydim görmeliydim, en azından bakmalıydım neler olduğuna. Oturduğum yerde oturmanın, ahkam kesmenin sonu gelmişti, yanıma alacaklarımı kafama not ettim, Defne de uyanınca kahvaltımızı ettik, eşim Defne'yle kaldı, onun tüm muhalefetine hatta kavga etmemize rağmen elimde bir dolu simit, bir poşet limon, bezden gaz maskesiyle evden çıktım. Kalamasam bile kalacak olanlara verecektim elimdekileri, en azından bunu yapacaktım.

Otobüs durağına geldim, tam o an karşı şeritten içi kötü kötü adamlar dolu bir araba geçmekteydi, kafalarını çevirip bana bir bakış attılar ki sormayın. Tam o an otobüs gelmeseydi arabayı çevirip yanıma yaklaşırlar mıydı acaba sorusunu hala sorarım kendime. O an anladım ki yalnız çıkmamalıydım evden, ama dönecek halim de yoktu. Otobüsle Mecidiyeköy'e gittim ve oradan yürmeye başladım. Bir yandan da arkadaşlarımı arıyordum telefonla, hepsi evindeydi o saatte. Sabahın 8'inden bahsediyorum. Ortalık sakindi, metro çalışmıyordu, bu sukunetle Harbiye'ye kadar geldim. Ve Harbiye'de manzara değişmeye başladı. Manzarayla birlikte benim de boğazım ve burnumun içi hafif hafif yanmaya başladı. Gece ne kadar sıkmışlarsa o gazı, sabaha kadar durmuştu.

Belediye ekipleri ve dozerler harıl harıl ortalığı toparlıyordu, duvarlara sloganlar yazılmıştı, etrafta limon kabukları, mendiller, sahipsiz bir gömlek vardı. TRT binasını geçince gruplar halinde polislere de rastlamaya başladım. Oturmuş dinleniyorlardı, etrafta benim gibi fotoğraf çeken ve gezinen insanların sayısı bayağı azdı. Bol bol fotoğraf çektim. Gezi Parkı'nın girişine kadar yürüdüm, meydanın Harbiye girişinde polis barikatları vardı. Karşı kaldırımdan yola devam edip meydana çıkabilirdim aslında ama korktum, çünkü ortalık ufak ufak kıpırdanmaya başlamıştı, bense yalnızdım. Avcuma eşimin cep telefonunu yazdım, ola ki birşeyler olursa arasınlar diye. Saat 10 civarıydı, artık eve dönmeye karar verdim, yalnız başıma ne yapacaktım ki? Elimdeki poşetleri, meydana doğru yürüyen protestocu gençlere verdim. Böylece onlarla konuşma imkanım da oldu. Üniversiteli erkek çocuklardı, geceyi Taksim'de geçirmişlerdi, "Tünel çok kötüydü" dediler, "polis acımadı" dediler, kurşun asker gibiydiler, kiminin ayaklarında terlik vardı, çantaları bile yoktu, silahsız, tüyleri yeni bitmiş erkek çocuklardı. Vedalaştık....

Ben aksi yöne yürürken, polis de yavaş yavaş toparlanmış Gezi Parkı'na doğru ilerliyordu. Sırtlarına gazları yüklemişlerdi, elleriyle de hortumların ucunu tutuyorlardı. Yanyana geçtik birbirimizi, dayanamayıp gözlerinin içine baktım, hayatımda bu kadar kayıtsız bu kadar ruhsuz ifadeler görmedim desem abartmış olmam. Sanki birazdan gazı, o çocuklara sıkacak, tekme tokat girişecek adamlar bunlar değildi. Kendimi tutamadım ve hüngür hüngür ağladım sokak ortasında. Sinirlerim bozulmuştu. O halde eve döndüm, fotoğraflarımı eşime gösterdim, barıştık vs....

Olay sadece Gezi parkı değil aslında, olay son 11 yılın iktidar politikasının protestosu. Gezi parkı sadece bardağı taşıran son damla oldu. Halkın yarıya yakınının oyuyla iktidara gelen bir parti, kalan diğer yarının haklarına değer vermiyor, istediği gibi at koşturup dikta rejimi yaratabileceğini sanıyorsa çok yanılıyor. Bu ülkenin kurucularına "ayyaş" demek, yatak odalarımıza kadar karışmak, insanları Silivri'lere Hasdal'lara hapsedip, eften püften iddialarla orada tutmak, tescilli terör örgütüyle anlaşma yapmak, sadece yandaşlarına bakıp diğerlerinden yüz çevirmek daha onlarcasını sayabiliriz.... "Ne değerliymiş o 20 ağaç" diye bağırıp duranlara bunları hatırlatırım.

Olay belli bir parti ya da ideoloji de değil. Bizzat söylüyorum protestolara katılan CHP'li, MHP'li, AKP'li , ÖDP'li arkadaşlarım var. Amaç iktidarı devirip başka bir partiye iktidarı vermek değil. Amaç, "ben buradayım" demek, "benim ihtiyaçlarıma, önceliklerime saygı göster" demek. "Dünya yıkılsa da benim dediğim olacak" mantığı bize sökmez demek.

Olay, ortalığı yakıp yıkmak da değil. Ama arada provakatörler ve kendini fazla kaybedenler var. Tüm toplumsal olayların gerçeğidir bu. Can havliyle kendinizi korumaya çalışırken, kaçmaya çalışırken bedeninizden başka birşeyleri ne kadar görebilirsiniz? Üstelik polis hakikaten orantısız saldırıyor. Ankara'da yaşayan çocukluk arkadaşım eşiyle birlikte ölesiye coplanmış. Karısını korumak isterken tam 7 polis coplarla, tekmelerle girişmişler ona. Mosmormuş vücutları.

Olay, ülkeyi kaosa sürüklemek, kardeş kavgası yaratmak da değil. Zaten kardeşlik duygusuyla birçok farklı görüşü savunan insan katılıyor bu protestoya. Farklı partilere, farklı dini görüşlere inanan, farklı takımları tutan, farklı kimliklere sahip olan insanlar var orada. Ama başbakanımız çıkıp da "ben istersem bir milyon kişiyi toplarım" dediğinde ya da "evlerinde zorla tuttuğum % 50 var" dediğinde iş provake edilmiş olmuyor mu? Hani küçükken kavga ederdik, büyüklerimiz gelip ayırırlar, barıştırırlardı bizi. Hani "yangına körükle gidilmez"di? Hani "kanı kanla yıkamazlar kanı suyla yıkarlar"dı? Bu açıklamalar, hangi partiden olursa olsun, birçok şehrinde protestolar olan bir ülkenin idarecisine yakışıyor mu, benim "ayyaş" kafam, "marjinal" düşünce yapım algılamıyor...

Üstelik nabız bu kadar yüksekken yurtdışı gezisine çıkmasına ne demeli? Siz kavga eden insanlar olduğunu görünce ayırır mısınız yoksa arkanızı dönüp gider misiniz?

En önemlisi de ben ve arkadaşlarımın en büyük kızgınlıkları sadece iktidara da değil. 11 yıldır iktidarla aynı sıraları paylaşan diğer partilerin milletvekillerine ve yöneticilerine de kızgınız. Bu kadar basiretsiz oldukları için. Dolayısıyla tekrarlıyorum ki olay iktidar da değil; politikalar, siyaset, sıradan insanların vicdanlarına ters düşen işlemler.

Peki ne mi istiyoruz? Atatürk Türkiye'sinde barış ve huzur içinde yaşamak. Bu zaten mevcut yasalarla bize tanınmış bir hak değil mi? Hakkımıza dokunmaya, dokunmaya yeltenmeye, dokunmuyor gibi yaparak dokunmaya kimsenin hakkı yok, olmayacak da.

** Fotoğraflar ve aklımdaki senaryolar bir başka postta olacak, Defne uyandı ve durmuyorrr....
 
Zirve100 Site istatistikleri
Zirve100 Sayac