Yaşam Notlarım'a Hoş Geldiniz.



26 Aralık 2014 Cuma

Dünyayı Kadınlar Kurtaracak (işte o kadar)

Yazın okuduğum romanlardan biri Mimi'ydi. Yazarı, Lucy Ellman. Türkçe çevirisi var mı bilemiyorum. Sağ olsun eşim yabancı yayın meraklısıdır, internetten bulur buluşturur ve genelde iyi seçimler yapar. Bana da faydalanmak düşer. Her zamanki alışkanlığımın tersine, gerçek bir hikaye değil, tamamen "hayal ürünü" Mimi'yi okudum. Kendisi bir kadın, güçlü, ayakları yere basan, sevgi ve enerji deposu. Tam da hayallerimin kadını yani :) Roman, Mimi'nin, plastik bir cerrah olan Harrison Hanafan ile tanışması, aşık olmaları, ilişkileri ve yaşadıklarıyla ilgili. Kolay anlaşılır ve okunur. Eleştirmenlerin romanla ilgili yorumları da gayet olumlu. Ama neticede bir roman, bildiğiniz, tahmin ettiğiniz, romantik olması itibariyle içinizi ısıtan bir hikaye. Kitabın kapak resmi nasıl beyaz/griler arasında kırmızı çarpıcıysa o kadar.

Roman bittikten sonra, kitabın kalanı farklı bir mevzuya ayrılmış. "Erkek egemenliğine son, haydi hanımlar meydanlara" özetinde, yarı şaka yarı ciddi, bayağı ironik, okudukça hak verdiğim, neden bunu hiç düşünmemiştim dedirten cinsten fikirler, öneriler, açıklamalar...

- Dünya var olduğundan bu yana; ekonomik, dini, felsefi, tıbbi vs aklınıza gelebilecek her konudaki fikirleri/sistemleri/ düşünce ve öğretileri ağırlıklı olarak kim çıkarmıştır? ERKEKLER....

- Taciz, çocuk kaçırma, terörizm, adam öldürme gibi suçları ağırlıklı olarak kim işlemektedir? ERKEKLER....

- Özel ya da kamu, büyük ya da küçük ölçekli fark etmez, yönetim/ karar kadrosu büyük ölçüde kimlerden oluşmaktadır? ERKEKLER.....

- Sokakta yere tüküren, (çok afedersiniz) malum yerlerini karıştıran, karşı cinse sözle ya da fiziken tacizde bulunan, trafikte türlü numarayı çeken büyük ölçüde kimdir? ERKEKLER....

- Savaşların çıkmasına neden olan, ilk kurşunu sıkan, uzlaşma yerine zıtlaşmayı seçen, asker kimliği olmayanlara karşı da işlenen savaş suçlarında bir numara asıl kimdir? ERKEKLER....

- Dolayısıyla dünyanın geldiği bu gününün esas sorumlusu kimdir? ERKEKLER....

Peki, ERKEKLER'in bunca yıllık hakimiyetinden memnun musunuz? Ya da şöyle sorayım, bugün dünya, yaşanabilecek, iyi bir yer mi?.....

Gibi açıklamalar, örneklerle konuyu özetleyen bu kısım, sadede geldiğinde kadınları göreve çağırıp, "artık, yeter diye bağırmanın ve idareyi ele almanın sırası gelmedi mi?" diye de soruyor.

Sizce????

Çok küçük not; erkekleri bu kadar tepeye çıkaran,orada kalmaları için her türlü imkanı sunan da tabii kadınlar, lakin artık bir yerden düzel(t)mek lazım değil mi? Hadi bu yazı ve yaklaşmakta olan yeni yıl vesile olsun !   

24 Aralık 2014 Çarşamba

Eğitim Sistemi (sil baştan)

Kendim, ardımdan kardeşim ve sonra kuzenim okullandık, okuduk, sınavlara girdik, mezun olduk, bu süreçlerde eğitim sistemi trilyon kez değişti, halen de değişiyor. 90 yıldır, ideal, çağdaş eğitim sistemini bir türlü bul(a)mayan yöneticilerimizi takdir etmemek elde değil.

Geçenlerde, biliyorsunuz iki önemli tartışma vardı, "anaokulunda din eğitimi" ve "eski yazı"nın öğretilmesi. Bence hiç de öncelikli (ve hatta gerekli) olmayan bu iki eğitim başlığına, böyle düşünme sebeplerime girmeksizin, kendimce önemli gördüğüm iki ana eğitim başlığına deyinmek istiyorum.

1) Evrensel Değerler Eğitimi :  Herhangi bir dine, dile, ırka ait ve bağlı kalmaksızın, milyon yıl öncesi ve milyon yıl sonrası asla tartışamayacağımız, her bir insan evladının sahip olması gereken temel değerler nedir, bunlara sahip olmanın faydaları nelerdir, yoklukları halinde insanlığı ne gibi felaketler bekler? Mesela,

Sevgi; sadece bir başka kişiye karşı değil, hayvana, bitkiye, hobilere, sanata karşı duyulan sempati, ilgi, merak, sonu gelmeyen istek.... Sevmek güzeldir, sevmeyince sevilmezsin, mutlu olmazsın, mutlu edemezsin....

Saygı; sadece senin gibi olana değil, kendin dışındaki herkese-herşeye değer vermek. Sanki son kez görüyormuş, son kez kullanıyormuşçasına özenmek, korumak, geliştirmek.

Doğruluk; "yalancıyı dokuz köyden kovarlar" deyimi yaygınlaşana kadar sürdürülmesi gereken bir eğitim alt başlığı. Güneş her zaman doğar, en karanlık perdeleri de örtsen, eline alıp siyaha da boyasan camları, doğru her zaman kazanacaktır. Doğru yoldan şaşmak, beşeri hayatı sona erdirir, huzur, sevgi ve saygı bırakmaz. Bir nevi tuz ruhudur. Ruhlarımızı alır götürür.

Yardımlaşma; sadece senden olana değil, yaşayan herşeye yardım. Susuz kalmış bir çiçeği sulamak, kuşlar için cama ekmek koymak, karşıdan karşıya geçen bir kimseye yol vermek, tüketebileceğinden fazla olan herşeyi olmayana, herhangi bir karşılık beklemeksizin öylesine ve hiç ardına bakmadan verebilmek.

Empati; sana nasıl davranılmasını istiyorsan öyle davranmalısın. Açken doyurulmak, yanlızken aranmak, iş yükü altında ezilirken destek görmek, hak ettiğin ücreti almak, ağaçları- çiçekleri koparmamak, kesmemek vs. Evrensel adaleti sağlayacak bir alt başlık bu.

Hoşgörü; hata ve yanlışları düzeltmek, senin gibi olmayanı kabul edebilmek. İnsanoğlunun, evrendeki diğer tüm canlılarla ahenk içinde yaşaması için gerekli temel değerlerden biri.

Adalet; yukarıdaki evrensel değerlere bağlı ve uygun, herkes için aynı düzeyde, gecikmeyen, hakkaniyetli adalet.

Kardeşlik; yaşayan her canlı birbirinden farklıdır. Önemli olan farklılıkları değil, benzerlikleri vurgulayıp, ön plana çıkarmak ve ahengi sağlamaktır. Sürüden ayrılanı kurt kapar, ama bu durumda kurta da kızamayız, malum açken yiyecek tabii :)

....(istediğimiz kadar çoğaltabiliriz)............

2) Temel Beceriler Eğitimi : Bugün olsa "beni alın" diyeceğim, eğitim hayatım boyunca eksikliğini hissettiğim bir eğitim başlığı. Fiziksel mazeretler hariç herkese, eşit olarak verilmeli.

Yemek pişirme; bireyin kendisi ve birlikte yaşadığı kimseler için gerekli olacak temel yemekleri pişirme. 

Tamirat; basit tesisat, izolasyon, boya gibi işlerin öğrenilmesi.  

Ekonomi; bütçe nasıl yapılır, gelir-gider nasıl ayarlanır, nasıl tasarruf edilir?

Sağlık; ilk yardım, gerekli aşılar neler, ateş nasıl ölçülür ve düşürülür, ana hastalıkların belirtileri nelerdir?

Spor ve müzik; temel jimnastik, ülke ve dünya temel müzik bilgileri.

Dikiş; düğme, sökük vs dikilmesi, lastik değiştirmek vs temel terzilik.

Bahçecilik; temel bahçe bilgileri. Çiçek nasıl yetiştirilir, ağaç nasıl budanır, sebze-meyve nasıl yetiştirilir?

Hijyen; hem şahsi hem de ev/bahçe/araba temizliği açısından.

......(biraz daha düşünsek daha neler çıkar kim bilir)............

*** Ve bir ufak not; ikinci başlık Halk Evleri kokuyor, değil mi? Hani "ayyaş"lardan birinin, ülke yangından yeni çıkmışken, en ücra köylere bile açtığı, sonrasında demokratik ilk seçimlerde iktidara gelen parti tarafından apar topar kapatılan canım Halk Evleri.....  





 

22 Aralık 2014 Pazartesi

Okul Öncesi Eğitim Seti (kullanmalı mı? hangisi?)

Bebeklikten çocukluğa geçişle beraber, hatta daha bebekken, yavrumuzu nasıl eğiteceğimizi düşünürüz, sağa sola bakarız, hani eş dost, konu komşu ne yapıyor hesabı?, internette araştırırız, yetmez öğretmen arkadaşlarımıza danışırız, döner kendi çocukluğumuza bakarız vs vs. 

Küçüktüm ufacıktım, annem işe giderken beni, hafızamda büyük olarak kalmış bir kitapla, büyükbabamların evine bırakır, her gün, o kitapta yapmam gereken sayfaları işaretlerdi. Ah o kitap, elimde yok ki gerçekten büyük müydü, hangi yayınevinindi, 80'lerin başlarında bizimkiler o kıt kaynak arasında bu kitaba nasıl ulaşmıştı, bilemiyorum, soracak kimsem de maalesef yok.... Neyse, işte ta o zamanlar bende bir ödev/görev bilinci, sorumluluk anlayışı oluştu. Her gün, artık hangisi müsaitse ya anneannem ya da büyükbabamla kitabın başına oturur, o güne düşen sayfaları yapardık. Ya çizgiler çizerdim, ya belli sayıları belli renklere boyayıp çıkan resme bakardım. Akşam annem işten gelince, ilk işi kitabı kontrol edip beni aferinlemek olurdu, ben de dünyanın en mutlu, gururlu küçük kızına dönüşürdüm. 

Defne 2,5 yaşına geldiğinde, ona Meraklı Minik dergisi almaya başladığımdan bahsetmiştim. Bu dergiye halen devam etmekle beraber, tek başına doğal olarak yetersiz kaldı. Bu yüzden, geçen yaz (Defne 3,5) tatile gitmeden önce, şöyle eğitici, öğretici, zamanı akıllıca doldurmaya yarayacak, oyun oynamayı pek de sevmeyen beni de mutlu edecek bir yayın ararken Boyut Yayıncılık'ın internet sitesini karıştırdım ve Anaokulu Seti ile tanıştım. O sıra bu yayında hem indirim hem de kredi kartına 12 taksit olduğundan (+ücretsiz kargo), çok da düşünmeden dergiyi satın aldım. İlk birkaç sayıyı evde yaptık, sonrasında tüm yaz devam ettik, halen de Defne hastayken ya da oynamaktan sıkılınca devam ediyoruz. Bu seti, 36 ay ve üzeri çocuklara tavsiye ediyorlar. Çıkartmalar, kartlar, kalemle boyama etkinlikleri olan bir seri. Türkçe, baskı kalitesi şahane. Hem büyük hem de küçük için sıkmadan, uzatmadan, bir oturuşta bitirme hedefi olmadan izlenebilecek bir yayın. Tek sıkıntısı, dergi içindeki bazı aktivitelerin daha büyük yaş becerisine uygun olması. Özetle diyebilirim ki, gayet memnun kaldım.

Defne bu sene yuvaya başladığında, yuvada da bir eğitim seti aldılar. Bu set farklı bir yayınevine ait, yuvada duruyor ve orada öğretmenleri ve arkadaşlarıyla işliyor, biten sayıyı eve getiriyor, ben de bakıyorum neler yaptığına. Mavi Yunus Okul Öncesi eğitim seti.  Bu set, Boyut Yayıncılık'ın seti kadar iyi. Yine çıkartmalar, eşleştirmeler, boyamalar mevcut. Boyut Yayıncılığa kıyasla her bir dergi biraz daha kapsamlı, 36 ay ve üzeri çocuklara uygun. Yuva toplu olarak aldığı için, fiyat olarak tabii daha hesaplı oldu.

Demem o ki, çocuklarınızla oyun dışında herhangi bir etkinlik yapmak istiyorsanız, azıcık da kitapla haşır neşir olsunlar derseniz yukarıdaki iki ürün bizzat tarafımızca test edilip onaylanmıştır. Farklı fikirlere de yorum kısmında açığım :)

 

18 Aralık 2014 Perşembe

Ben, Malala (Yusufzay)

"Güzel şey doğrusu" dedikten sonra yine, sessizliğime-düşüncelerime- günlük telaşlarıma, hayallerime ve hayal kırıklıklarıma daldım gittim.

16 Aralık 2014 günü, Taliban, Pakistan'ın Peşaver ilinde bir okula, daha doğrusu ordu mensuplarının çocuklarının gittiği bir okula "intikam" saldırısı düzenleyip yüzlerce öğrenci ve öğretmeni feci şekilde katlettiğinde artık buraya dönmem gerektiğini düşündüm. O küçücük çocuklar, fedakar öğretmenler, korkunç acıya maruz kalan aileler için. Ve dahası yine birkaç gün önce Yemen'de kız çocuklarını taşıyan okul servisine saldırıp on küsur kız öğrenciyi katleden zihniyet için..... belki kendim, kızım ve sevdiğim herkes için, bu yazıyı okuyan herbir insan evladı için....  Evet, "yaz"malıyım, "oku"malıyım. Malala'nın dediği gibi, "sesimizin değerini ancak susturulduğumuzda anlarız".  

Yaz tatiline gitmeden aldığım, altını çize çize okuduğum, okurken kimi umutsuzluğa kapıldığım, burada paylaşmak istediğim onca şeyin arasından bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Roman okumaktan pek de hoşlanmadığımı, "gerçek"lerin beni cezbettiğini söylemiştim bir yerlerde. İşte gerçeğin ta kendisi Malala (Yusufzay). 1997 doğumlu, Pakistanlı bir genç kız. Kendi deyimiyle, "Eğitim hakkını savunduğu için Taliban tarafından vurulan kız". Geçenlerde Nobel Barış Ödülü aldı, belki takip etmişsinizdir.

Kitaptan altını çizdiğim kimi yerleri aşağıya not ediyorum. Lütfen bu kitabı alın, okuyun, okutun, büyümekte olan çocuklarınız için saklayın. Hepimiz için dersler, notlar, farkındalıklar var.

Gündem çok karışıkken, onca şeyin arasından bu konuyu seçtim, evet, biryerlerde söylediğim gibi çocuklar dışında hiçbir şey artık beni ilgilendirmiyor. Pakistan nere, Türkiye nere diye de düşünebilirsiniz, ama aşağıdaki notları okuyunca, bu hikaye'nin tanıdık geldiğini/ gelebileceğini/ tercihlerimizin bizi nerelere sürükleyebileceğini düşünmenizi istiyorum. Alıntılar aniden kesilecek, hem uzatmamak hem de yazara haksızlık etmemek için.

Uzun bir aradan sonra, bu uzun yazıyı sabırla okuyacaklara ve ardından kitabı alıp "hikaye"nin tamamını, gerçek sahibinden dinleyeceklere teşekkürlerimle.....


"............ Yıl 2013. Canım memleketim Pakistan'a ve Svat vadisindeki evime beş saat uzaklıkta bir ülkedeyim(İngiltere). Ama benim ülkem, buranın asırlarca gerisinde. Burada aklınıza gelebilecek her türlü rahatlık var. Bütün musluklardan su akıyır -sıcak ya da soğuk arzunuza göre-, bir düğmeyi çevirerek ışıkları yakabiliyorsunuz, gece ya da gündüz fark etmiyor, gaz lambalarına gerek yok, üzerinde yemek pişirebileceğiniz ocaklar var.... penceremin önünde durup dışarı baktığımda yüksek binalar, düzenli sıralar halinde ilerleyen taşıtlarla dolu upuzun yollar, bakımlı yeşil alanlar ve bahçeler, üzerinde yürünebilecek düzgün kaldırımlar görüyorum.........."

" ...... Arkadaşım Münibe'nin en büyük hayali moda tasarımcısı olmaktı, ama ailesinin bunu asla kabul etmeyeceğini biliyor, bu yüzden herkese doktor olmak istediğini söylüyordu. Bizim toplumumuzda kızlar çalışabilecek olsalar bile, öğretmenlik ya da doktorluk dışında bir meslek seçmeleri çok zor....... "

"..... Ben doğduğumda (1997), köy halkı anneme acımış, kimse babamı tebrik etmemiş. Pek çok Peştu için kız çocuğun doğduğu gün, kasvetli bir gündür. Babamın kuzeni doğumumu kutlamaya gelen birkaç kişiden biriymiş......"

".... Annem, okuma yazma bilmediği halde, babam onunla herşeyi paylaşır, gününün nasıl geçtiğini anlatır. Birçok Peştu erkeği bunu asla yapmaz, sorunları kadınlarla paylaşmak acizlik göstergesi olarak kabul edilir.........."

"... Babam geniş bir aileden geliyor.... Birçok ailede olduğu gibi, oğlanlar okula giderken, kızlar evde kalıyormuş. Halalarımın tek mahrumiyeti okul değilmiş. Sabahları babama kaymak ya da süt verilirken, kız kardeşleri sütsüz çay içerlermiş. Yumurta varsa sadece oğlanlar arasında paylaşılırmış. akşam yemeği için tavuk kesildiğinde, kızlara kanat ve boyun, erkeklere göğüs eti verilirmiş......" 

"..... Babam sekiz yaşındayken Ziya ül Hak adında bir general iktidarı ele geçirmiş. Seçimle gelen başbakanımız Zülfikar Ali Butto'yu tutuklatmış, yargılatıp astırmış.... Ülkedeki insanların kendsine destek olmasını sağlamak için general Ziya ül Hak, bir İslamlaştırma kampanyası başlatmış. Bizi, hem ideolojik hem de coğrafi sınırlarımızı savunacak bir ordusu olan doğru düzgün bir Müslüman ülke yapmayı amaçlıyormuş. Halkımıza, onun hükümetine itaat etmenin görevleri olduğunu çünkü bu hükümetin İslami prensipleri uyguladığını söylüyormuş. Ziya, nasıl ibadet etmemiz gerektiğini bile dikte etmeye kalkmış, her bölgede salat'lar, yani ibadet komiteleri, kurmuş. 100.000'den fazla ibadet müfettişi görevlendirmiş. Ziya'nın rejimi sırasında, Pakistan'da kadınlar için hayat çok daha kısıtlı hale gelmiş. Cinnah (Pakistan'ın kurucusu), "kadınlarla erkekler yanyana olmadığı sürece hiçbir mücadele başarılı olamaz. Dünyada iki güç vardır, biri kılıç, diğeri kalem. İkisinden daha kuvvetli olan üçüncü güç ise kadınların gücü"dermiş. Ancak Ziya'nın getirdiği İslami yasalarla bir kadının mahkemedeki tanıklığının değeri, bir erkeğinkinin yarısına inmiş. Çok geçmeden hapishanelerimiz, tecavüze uğrayıp hamile kalan, ancak mağduriyetlerini kanıtlayacak dört erkek tanık bulamadığı için zina suçuyla mahkum edilen onüç yaşındaki kızlarla dolmuş. Kadınlar, bir erkeğin izni olmadan banka hesabı bile açtıramıyormuş...... tarih kitaplarımız yeniden yazılmış...." 

".... Babamın kendi köyünün okulu küçücük bir binaymış. Derslerin çoğu bir ağacın altında, çıplak zeminde yapılıyormuş. Tuvalet yokmuş. Öğrenciler doğal ihtiyaçlarını karşılamak için tarlalara gidiyormuş. Yine de okula gidemeyen halalarıma kıyasla babam, eğitimin kendisi için ayrıcalık olduğunu söyler. Cehalet, siyasetçilerin insanları kandırmalarına, kötü yöneticilerin yeniden seçilmesine olanak tanıyormuş. Zengin, fakir, kız, erkek bütün çocukların eğitim hakkının olması gerektiğini savunuyormuş babam. ......."

"...... Çoğunlukla politikacılar buraları seçim zamanında ziyaret ediyor, yol, elektrik, temiz su vaadinde bulunuyorlardı. Halkını belli birine oy vermeye ikna edebilecek nüfuzlu, arazi sahibi kişilere para ya da jeneratör veriyorlardı. Elbette bu sadece erkekler için geçerliydi, bizim bölgemizde kadınlar oy kullanmazlar......" 

".... Ben doğmadan bir yıl önce, Taliban adlı bir grup ülkeyi ele geçirmişti ve kız okullarını yakıyordu. Erkekleri uzun sakal bırakmaya, kadınları da burka giymeye zorluyorlardı. Burka giymek, dışarıyı görmek için yanlızca küçücük bir pencerenin olduğu kumaştan, kocaman bir topun içinde yürümek gibi birşeydir. Yaz aylarında fırın gibi olur. Babam, Taliban'ın kadınların yüksek sesle gülmelerini, hatta beyaz ayakkabı giymelerini bile yasakladığını söylemişti, çünkü beyaz renk -erkeklere ait olan- bir renkti. Kadınlar sırf tırnak cilası sürdükleri için hapsediliyor, dövülüyorlardı......" 

".... Benim ülkemde pek çok politikacı hırsızlığı olağan görür. Onlar zengin, ülkemizse fakirdir ama onlar durmaksızın yağmalar. Birçoğu vergi ödemez. Devlet bankalarından kredi alır ve geri ödemezler. Devlet ihalelerinde ya da anlaşmalarında dostlarına ya da rüşvet aldıkları şirketlere torpil yaparlar. Çoğunun Londra'da pahalı daireleri vardır. İnsanların açlık çektiğini, bitmek bilmez elektrik kesintileri yüzünden karanlıkta oturduklarını, ailelerinin ihtiyaçları yüzünden çalışmak zorunda kaldıkları için çocukların okula gidemediğin gördükleri halde vicdanları nasıl rahat edebiliyor, bilmiyorum......." 

".... 2002'de Müşerref, -kontrollü demokrasi- için seçim düzenledi. Bizim eyaletimizde bu seçiçler MMA denilen, beş dinci partiden oluşan bir grubu iktidara getirdi...... MMA yönetimi, CD ve DVD dükkanlarını yasaklamıştı, Afgan Taliban'ın yaptığı gibi bir ahlak polisi yaratmak istiyordu. Bu sayede, bir erkeğin eşlik ettiği bir kadını durdurup ondan bu erkeğin akrabası olduğunu kanıtlamasını isteme yetkisine sahip olabileceklerdi. Neyse ki yüksek mahkememiz buna engel oldu. Ardından MMA yönetimi, sinemalara saldırılar düzenledi, kadın resimleri olan posterleri yırttılar ya da boyayla kararttılar. Giysi mağazalarındaki kadın mankenleri bile kaldırdılar. Batı tarzı gömlek-pantolon giyen erkekleri tartakladılar. Kadınların başlarını örtmelerinde ısrar ettiler. Babamın lisesi 2003 yılında açıldığında, kız ve erkek öğrenciler bir aradaydı. Ancak 2004 yılında koşullar öylesine değişti ki kızlarla erkekleri aynı sınıfta tutmak düşünülemezdi bile......"

".... Taliban vadimize geldiğinde ben 10 yaşındaydım (2007). O kadar karanlık ve pis görünüyorlardı ki, -banyo ve berberden nasibini alamamış adamlar-deniyordu.... Hareketin liderliğini Fazlullah üstlenmişti.... Başlangıçta Fazlullah çok akıllıca davrandı. Kendini İslami reformcu ve Kuran yorumcusu olarak tanıttı. Annem dini bütün bir kadındır, önceleri Fazlullah'tan hoşlandı. Fazlullah radyosunu insanları iyi alışkanlıklar edinmeye ve kötü olduğunu söylediği alışkanlıkları bırakmaya teşvik etmek için kullanıyordu....Çoğunlukla bir süre o konuşuyor, sonra yardımcısı Şah Duran devreye giriyordu. İnsanları müzik dinlemekten, film izlemekten, dans etmekten vazgeçmeleri yönünde uyarıyordu. Fazlullah, depreme bu tür günahların neden olduğunu söylüyor, eğer alışkanlıklar bırakılmazsa Allah'ın gazabıyla karşılaşacağımızı bildiriyordu.. Mollalar ülkemizde Kuran'ı ve hadisleri yanlış yorumlayarak öğretirler çünkü çok az insan orjinal Arapça'dan anlayabilir. İşte Fazlullah da bu zaafı sömürüyordu......" 

"......Bir gün Sufi Muhammed hapishaneden bir duyuru yaptı ve kadınların, kız medreselerinde bile eğitim görmemeleri gerektiğini söyledi. Bunu üzerine Radyo Molla ilgisini okullar üzerinde yoğunlaştırdı. Okul yöneticileri aleyhine konuşmalar yapmaya ve okulu bırakan kızları isim vererek övmeye başladı. Benim gibi hala okula devam eden kızlara manda ya da koyun diyerek hakaret ediyordu......Fazlullah'ın adamları, sağlık görevlilerinin çocuk felci aşısını yapmasını yasaklamıştı. Bu aşıların, ABD'nin Müslüman kadınları kısırlaştırmak için hazırladığı bir tuzak olduğunu söylüyorlardı...- bir hastalığı daha başlamadan iyileştirmek şeriat kanunlarına uymaz- diyordu, Svat'ta tek bir damla aşı alan çocuk olmayacak...... "        

" ...okul gezilerine ya da pikniğe gittiğimiz o eski günler rüya gibi geliyordu. Artık kimse güneş battıktan sonra evinden çıkamıyordu. Teröristler, kayak pistini ve Malam Cabba'da eskiden turistlerin kaldığı büyük bir oteli bile bombalamıştı. Neredeyse her gün bir okul bombalanıyordu......Zenginlerin pek çoğu kaçıyordu. Yoksulların kalmaktan ve hayatta kalabilmek için ellerinden geleni yapmaktan başka çareleri yoktu..... 2009 Ocak ayı başında bir zamanlar 27 kızın olduğu sınıfımda 10 kız kalmıştı..... Ülkenin her yerinden gelen baskılar işe yaradı ve Fazlullah kızların 10 yaşına gelene kadar okumalarına izin verdi. Ben beşinci sınıftaydım. Bazılarımız kendimizi olduğumuzdan küçük gösterdik. Yeniden okula gitmeye başladık. Günlük kıyafetler giyiyor ve kitaplarımızı örtülerimizin altına saklıyorduk..... "                    

   

28 Kasım 2014 Cuma

Çok güzel şey

Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan Dünya'da
Dostuna güveniyorsan
Iyi günler bekliyorsan hele
Iyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu.

                                     Melih Cevdet Anday


Günlerce yağan yağmurun ardından açan güneş, hava buz gibi olsa da bana iyi geldi. Aslında yazacak, paylaşacak, anlatacak çok şey var. Araya onca zaman girince normal tabii. Ihmal diyemeyeceğim sadece başka öncelikler, telaşlar.... Bu hafta bir düğün, bir cenaze, bir yeni bakış açısı, bir kabulleniş yaşadım. Ruhum, yeni imtihanlarla sınandı. Hayat bu, ben planlar yaparken bana çok farklı şeyler yaşatan hayat....

Yine de, yaşamak güzel şey diyebiliyorsam, bana bunu dedirten herkese, herşeye ve O'na binlerce şükür.

En kısa zamanda yeni yazılarda buluşmak dileğimle.....


8 Ekim 2014 Çarşamba

Domates, biber, patlıcan

Kısa gibi gözüken ama bana uzun gelen Kurban Bayramı'nın ardından ilk iş günü. Geçti mi geçti, güzel miydi, çok şükür. Kocayı işe yolculayıp, Defne'yi geç de olsa yuvaya park ettikten sonra sebze-meyve indirimi olan markete koştum bu sabah. Haftalık alışverişi yaptım, tam gaz eve döndüm, bir yandan hızlıca birşeyler yiyip diğer yandan aldıklarımı kaldırdım, Defne ortalıkta yokken halletmem gereken ufak tefek şeyleri de yapınca zaten "bana ayrılan sürenin" sonuna gelip tekrar yuvaya yollandım....... Eve dönüştü, öğle yemeğiydi, uyku öncesi hazırlıktı, uykuya geçişti derken işte blogumdayım sevgili okuyucum. Aman da pek bir huzur, pek bir sukunet, pek bir refah, pek bir mutluluk kokuyor bu yazı değil mi? Bana kızdın değil mi okuyucum, "ülke yangın yeri, utanman yok mu" diyorsun değil mi?

"Yoook valla" desem, sırf  "açılım" sürecine zarar vermemek, "provokasyona gelmemek" için böyle başladım yazıma, aman da ılık bir sonbahar günü, sahilde yürümek, simit-çay ikilisine yumulmak ne hoş desem ya da tatilden sonraki ilk iş günü adapte olmak üzerine yazıp çizsem kabullenebilecek misin? İçin alacak mı?

Norveç'te değil, Türkiye'de yaşadığım için, yukarıda saydığım her bir adımda kendimi kötü ve suçlu hissettim. Ülkemin 4 ilinde sokağa çıkma yasağı var bugün. Randevusu olan hastalar biraz daha bekleyecek, çocuklar bir gün daha eğitimden uzak kalacak, çalışanlar bir gün az yevmiye kazanacaklar, bugün de çocuklar ölecek (evet, çocuklar dışında kimseye acımıyorum kusura bakmayın, masum olan sadece onlar)....

Oysa ben, bu sabah eşimin arkasından el sallarken ve Defne'nin başını okşayıp öğretmenine teslim ettiğim zaman, onlara tekrar kavuşacağımı bilmenin huzurundaydım. Sadece birkaç yüz kilometre güneydoğuda olsaydım, hayatım tamamen değişik olacaktı. Bu mudur ülke bütünlüğü? Bu mudur vatandaşlık bilinci? Bu mudur devletin görevi? Devlet, el altından iş mi karıştırır(hani silah dolu tırlar vardı ya), yoksa milli huzur, birlik ve beraberliği mi sağlar?

İçinde olduğum durum, aldığım eğitim ve bilgilerim yetersiz kalıyor olanları, olacakları değerlendirmeye. Daha evvel de söylediğim gibi, günlerin bana bir görev getirmesi için bekliyorum. O güne kadar, yakılan "bez parçaları" (ben BAYRAK diyorum), yıkılan "taş"lar (ben "HEYKEL" diyorum), yapılan "provokasyon" (ben "SUÇ" diyorum) bir gün gelecek yapanların yanına kalmayacak. Tarih tekerrür edip, tam da dibe vuracağımız an çıkartacak bizi bu kabus dolu günlerden. İşte o zaman birileri, yaktıkları "bez parçalarının", futbol oynadıkları "heykellerin" maddi boyutta kaldığını, oysa bunların birer ideoloji, sevgi, bağlılık anlamında kalbimize kazınmış olduğunu anlayacak.

Haaa unutmadan, Defne'nin ilkokul çağında türbanla okula gidebilecek olması içimi çok ferahlatıyor, özgürlükler ülkesi canım Türkiye'm.... Hamdolsun bugünümüze.....  

 

30 Eylül 2014 Salı

Deli Mavi

Masmavi Kuzey Ege'yi anlatmayacağım, "renk"li bir yazı değil bu, "siyah-beyaz".

Aniden soğuyan havanın da etkisiyle, yine yeni yeniden kapımızı çalan grip mikrobu, çektirdiğim 20 yaş dişim, Defne'yle "katıklı ev hapsine" girmem, hepsi "hayat" işte, dertlenmiyorum, sağlığıma, huzuruma şükrederek ve en kısa zamanda ev halkının iyileşeceğini ümit ederek geçiriyorum zamanımı....

Daha olağan yaşayanların garip diyebileceği ama kendi hayatım için normal karşıladığım enteresan şeyler oluyor son günlerde. Her gün yeni birşeyler öğreniyor, hayatın farklı bir yüzünü görüyorum, hatırlıyorum, olanlara dua ediyor, olmayanları sıkıntı etmemeye çalışıyorum.

Pazar sabahımı, rutubet ve toz kokulu bir depoda, eski ve yırtık ve solgun ve durgun ve tozlu eşyalarımın arasında geçirdim. "İki taşınma bir yangın"mış ya, bulabildiğim, benim için anlam ifade eden, geçmişe dair neyim varsa almaya, toplamaya çalıştım. Benden başka kimsenin evine, yüreğine, hatıralarına istemediği, kitaplar, fotoğraflar, eşyalar, velhasıl bir "aile"nin yok oluşu.

Eve döndüğümde hızlıca taradığım fotoğrafların arasında beni en çok etkileyen, annem ve kuzeninin ilkokula başlarken, artık olmayan bir evde çektirdikleri, 1953'e ait aşağıdaki resim oldu. Anneciğimin o kendine has, muzur gülüşü, gözlerinin parlaklığı, yaşam sevinci, mutluluğu ve tabii ki kocaman beyaz kurdeleleri.... O gün bugündür her sabah bakıyorum bu resme, fonda yüreğim cızırdıyor.


Yaklaşan Kurban Bayramını düşünerek uyuduğum gecenin sabahında, evet bu sabah, çalan telefonumun bana ulaştırdığı, titrek bir ses. 15 yıldır duymadığım o sesin sahibi, bana neleri hatırlattığı, 1999 yılına dair anılarım, büyükbabacığım, "var" ama "yok" olan onca insanım, çare içinde çaresizliğim, "var" içinde "yok"luğum, "yok" içinde "var"lığım....

Çalışkan ve onurlu insanların geleceklerinin, dolayısıyla ülke adına hepimizin geleceğinin "adalet", "vesayetten kurtulma" adına çekilip alınması ve onları birilerinin insafına muhtaç bırakmanın dayanılmaz "hafif"liği....

Geçmişin izini sürer ve geçmişimce kovalanırken, anneciğimin bana öğütlediği, "iyilik ve kötülük yeryüzünden asla silinmez, yaptıklarına/yapacaklarına/kararlarına dikkat et". Ve büyükbabamın hayat felsefesi, "Allah, bir kuluna imkan, makam ya da para veriyorsa, bunları paylaşması içindir, böbürlenmesi için değil." sözlerinin yeniden aklıma gelmesi. Bugünkü aklımla onları tekrar anlamaya çalışmam.

Ve nihayetinde Deli Mavi, Yeşim Salkım'ın, annemle benim en sevdiğimiz, en mutlu anımda bile dinlerken beni ağlatan çooooook eski bir şarkısı. Linki burada. Bana eşlik eder misin sevgili okuyucu?  

17 Eylül 2014 Çarşamba

Eylül'dür

Uzun bir aradan, ihmal edişten, kaçıştan, başka önceliklerden sonra tekrar merhaba sevgili okuyucu ! Geçen yaz, "internetsiz" olma azmi bu yazsa "paketimin erken bitmesi" nedeniyle internetten uzak, kendimle-düşüncelerimle- kitap ve bulmacalarımla içiçe bir yaz geçirdim. Ne buraya girdim ne takip ettiğim bloglara uğradım, umarım telafi ederim....

2 ayın ardından İstanbul'dayım tekrar. Kalabalıklar içinde yalnızlığı yaşatan, kaos ve karmaşa şehrimdeyim. İlk kez bu dönüşümde, "acaba İstanbul diye çok mu ısrar ediyoruz" diye ciddi ciddi düşündüm, özellikle de Defne'nin son zamanlarda artan ve bizi alerji doktoruna sürükleyecek sebepsiz öksürüklerinden sonra... Neden İstanbul? Daha gişelere yaklaşmadan artan trafik, asık suratlar, üzerime çöken rutubet, sırtımdan akan terler, aheste beste yürüyüşlerimin koşar adımlarla değişmesi, nefesimin sıkışması..... Yine de sevdiklerimi barındıran vazgeçemediğim şehrim....

"Eylül" başlıklı bu yazımı aslında 1 Eylül'de yazıp yayınlayacaktım, tam da yazlığımız yavaş yavaş boşalırken, hava az da olsa serinleyip, ağaçlar farklı meyvelerde dolarken, eşimin son olarak bize katıldığı haftaları yaşarken. Kısmet bugüne, 17 Eylül'e, İstanbul'aymış...

Döndüğümüzden beri koşturmaca içindeyiz, hani geçen hafta kumsalda Defne'yle kabuk arayan ben, hani dili dışarda yuva saatlerine yetişmeye çalışan ben? Şikayetçi değilim, sadece kızgınım, hayatı bu kadar hızlı hale getiren bizleriz, bu şehri bu kadar yaşanmayacak hale sokan da bizleriz, neden değişmiyoruz?

İstanbul bir kenara, şimdilerde gözlerim dalarak hatırladığım ve gelecek sene tekrar yaşamayı dilediğim Eylül'ü anlatacağım....



Kuzey Ege'de Eylül hakikaten bir başka. Okulların açılmasına az kala yavaş yavaş boşalır yazlıklar. Evler birer birer kapanır. Hem hüzünlüdür bu gidişler hem güzel. "Gelecek sene görüşebilir miyiz?" merakını, "komşumun bahçesindeki incire dalmalıyım" telaşı alır. Hava daha bir serin olduğundan, kumsalda gölgeliklerde geçen zamanlar, yerini uzun akşamüstü yürüyüşlerine bırakır. Bu yürüyüşlerde, artık terk edilmiş evlerin bahçelerinde neler bulunmaz ki? Domates, biber, incir, üzüm hepsi "sertifikalı" olmasa da organik en azından ilaçsız, temiz sularla büyümüş, leziz.

Temmuz ve ağustosun kızgın güneşinden kurtulunca canlanan, mis kokan güzelim çiçekler.... Komşu bahçelerde son kış hazırlıkları, kurulan salçalar, kurutulan biberler..... Ve bülbüllerin şakıması, ağaçkakanlar, geceleri uzaktan göz kırpan tilkiler, sansarlar.....  
Arada bastıran yağmurlar, mis gibi toprak kokusu, manzaranın daha önce görmediğimiz haller alması..... En güzeli de sanırım Eylül'le gelen tenhalık. Daha az insan, daha az konuşma/soru/fütursuzluk/gereksiz merak, daha rahat davranmak.

Eylül güzeldi, Defne'nin son günlerdeki öksürükleri olmasa daha da güzeldi ama bu kadarı da nazarlık diyelim.

Biliyorum ki, yaz yine gelecek, bedenimi, yüreğimi ısıtacak, bana enerji ve sevinç aşılayacak.... Hepimize iyi sonbaharlar, kışlar.

İstanbul'lu okuyucularıma not: Beyoğlu/Odakule'deki Sahaf Festivalini gezmeyi unutmayın, 7 Ekim'e kadar devam edecek.... 

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Bana "kırmızı" çok yakışıyor

Yerel seçimlere az kalmış, komşum, en yakın arkadaşlarım, çocuklu çoluklu demeden "gönüllü" sandık görevlisi olmuşlar. Ben, Defneyi bahaneyle girmiyorum o işlere, malum 1 iyi 5 hasta bir kış geçiriyoruz. Ama içim kıpır kıpır, mutlaka genel seçimlerde ben de gönüllü olmalıyım diyorum.

 Doğumumdan bu yana oturduğum ilçe, ben bildim bileli CHP'nin "kale"lerinden, yani belli, illa CHP kazanacak aksi mümkün değil. Seçime haftalar kala elime bizim Belediye başkanı adaylarından DSP ve AKP'nin tanıtım broşürleri geçiyor. Dsp'ninki korkutucu içerikte, CHP adayına yüklenmiş, seçilmesi durumunda yapacakları yok. AKP'nin adayıysa kuşe kağıda, renkli menkli, her sayfası bir proje olmak üzere, anlatmış da anlatmış yapmak istediklerini. Kimine katıldım, kimine katılmadım gereksiz buldum ama laf aramızda hoşuma gitti broşür. Çünkü benden neden oy istediğini açıklıyor, beni "adam" yerine koyup izah ediyordu vaadlerini. CHP'nin adayından ne broşür ne SMS , belki bana gelmedi bilemiyorum deyip "iyimser" takılıyorum.

Seçim günü, "ellerim kırılsın" diye diye sandığa gidip malum partiye oy veriyorum. AKP benim için seçenek bile değil, sırf o kazanmasın diye, hakikaten istemediğim için. İçimdeki kızgınlık, vatandaşlık görevimi hakkıyla, demokrasi kurallarına uygun olarak yerine getirmediğim, hür irademle davranmadığım için. Tabiri caizse, CHP beni aday gösterseydi, millet "tıpış tıpış" oy verecekti bana, düşünmeden, bu aday belediyecilikten anlar mı, ne yapar eder demeden, aynı şey AKP için de geçerli tabii. O kadar kalıplaştık çünkü. "Bas geç, bas geç" diye dalga geçiyordu biri semt pazarında, acı gerçekti bu....

Yerel seçimlerin ardından cumhurbaşkanlığı seçimleri yazın tam ortasına getirildi. Kasten, oy kullanımı minimumda olsun diye yapıldı. Sadece çatı adayını destekleyecekler değil, Erdoğan'ı ya da Demirtaş'ı destekleyeceklerin de bir kısmı gitmediler/ gidemediler sandığa. Bize vaad edilen eşitlik, adalet, birlik buydu.

Çatı adayı, ilk etapta içime sinmese bile, Ekmeleddin beyi tanıdıkta ön yargıyla, hatalı davrandığımı anladım, en azından diğer iki adaya göre benim için daha "seçilebilir"di ama yine de eksik kalan birşeyler vardı. Çok düşündüm, kendimi yargıladım, yine uykusuz kaldım ve sonunda bir karar verdim. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmayacaktım. Hayır tatil, çocukla gidip gelmek zor gibi bahanelerim yok, İstanbul'da olsaydım da bu "oyun"a alet olmak istemediğim için.

Gezi olayları, ardından 17 Aralık derken bir şekilde, ABD'nin desteğini kaybetmeyen Erdoğan'ın yine seçileceği bence kesindi. Hatta ileri gidiyorum belki diğer adaylar, muhalefet partilerinin politikaları göstermelikti bile. Hatırlayanlar için, 2001'de Ecevit Irak'a girme konusunda yan çizdiğinde nasıl alaşağı edildi, sizce sadece Anayasa fırlatıldığı için mi ekonomik kriz oldu? Adamcağız nerdeyse sürüne sürüne öldü gitti.....

Konuyu dağıtmadan, seçime katılmamam, baştan kabul ettiğim "yenilgi"den de kaynaklanmıyor. Çünkü benim açımdan, artık olacakların bir an evvel olmasını, herkesin safhını belli etmesini, gardını almasını istiyorum. Birçoklarının bana tepki gösterdiği gibi, keyif düşkünü, umursamaz, vatan sevmez vs de değilim, sadece bir karar aldım ve onu uyguladım, pişman da değilim.

Çok uzun bir süredir bu coğrafya karışık, 2001 ABD'nin Irak'a müdahalesi miad olabilir mi emin değilim ama 2002 seçimleri, 12 yıllık çalışmalar, olanlar, gösteriyor ki ok çoktan yaydan çıktı, artık bir an evvel saplanmalı ki biz de anlayalım ve ona göre yerimizi alalım.

Erdoğan'ın seçilmesi, itiraf edeyim, beni çok mutlu etti. Hemen ertesinde Obama'dan gelen " yeni cumhurbaşkanı ve başbakan ile çalışmak için sabırsızlanıyoruz" açıklaması yüreğime su serpti, kendimce kendimi haklı çıkardım. AKP seçmeninin içinde olduğu, neredeyse bir dini lider gelmişcesine sevincini de garip karşılıyorum, hiçbirimiz Yeni Türkiye ve Açılım projelerinin içeriğini bilmiyoruz. Yazık ki AKP seçmeni de bunları bilmiyor, ne yapacağını bilmedikleri bir adaya bu ülkeyi dini değerleri çok güzel teskin ettiği için teslim ettiler, bence ağır bir sorumluluk....

Koyu AKP'li bir arkadaşım, seçim sonuçlarının açıklandığı gece facebook'una, " size mor çok yakışıyor" diye yazmış. Bana en çok kırmızı yakışıyor şu günler, tenim güneşten karardığı için değil, içimdeki devrim ateşinden, o ateşi tetikleyecek olayların bir an evvel gerçekleşmesini ve bana düşecek görevi sabırsızlıkla bekliyorum.......






8 Ağustos 2014 Cuma

Yaz

Neredeyse 1 ay önceydi. Tatile çıkmamıza az zaman kala Defne beta pozitif, tüm alışverişim kalmış, bıkkın- bezgin, sadece İstanbul'dan uzaklaşmak isterken, elinde, doğum günüm ve hazırlanamadığım tatilim için düşündüğü bir hediye paketi komşum geldi. Sağ olsun, Kürşat Başar'ın uzun bir aradan sonra yazdığı kitabı Yaz'ı getirmiş.

Yaz, her zamanki gibi duygu yüklü bir kitap, severim Kürşat Başar'ı. Sadece onu mu? Bu kadar düşünülmeyi, ilgilenilmeyi, hayat paylaştıkça güzel öyle değil mi?....

Yaz, öyle böyle dolu dolu başlayan ve anca birinci ayın dolmak üzere olduğu şu günler belli bir rutine oturmaya başlayan, sıcak aylar dilimi. Büyük bir sürpriz olarak, eşimi İstanbul'a uğurladığımız o ilk akşam ansızın geliveren ilham perisiyle başladığım, kim bilir bitirebilecek miyim dediğim ilk kitap denemem.

Bizzat yaşadığım ya da bana anlatılanlardan yaşamış gibi hissettiğim ya da önünden geçerken bir parçası olduğumu hayal ettiğim evler / dört duvarlar / anılar desem ve daha fazla tüyo vermesem....

Yılın bu en sevdiğim mevsiminde, benim için en anlamlı mevsiminde yaz'maya başlamak garip ama bir o kadar kişisel tarihimle uyumlu bir gelişme. Hayatımın başlangıcı olduğu kadar, yitirişleri, en şen kahkahaları, en güzel müzikleri, seyahatleri, artık olmayan kalabalık sofraları barındıran yaz, kim bilir belki kitabımın da doğum yıldönümü olacak....

Gözlerimi kapıyorum, kulaklarım yüzyıllardır değişmeyen dalga seslerinde. Çoook eskilerde bir ev beliriyor. En çok, denize nazır terası aklımda. Duvarlardan birine, tek başıma erişemeyeceğim yükseklikte bir yere büyükbabamın çaktığı çivide, yeşilli beyazlı, kocaman bir kafası olan ördek şeklindeki can simidim sallanıyor. Tüyü bitmemiş yetimin hakkıyla inşaa edilen ve normal şartlarda en ufak bir kullanım kusurumuzu kabul görmeyen büyükbabam, o duvarlara ilk ve son kez benim için delik açılmış....Akşam olmuş, artık uyumalıyım, ama ertesi sabahın heyecanından gözüme uyku girmiyor, "ya kaçırırsam onu???" Dalgaların sesini dinleyerek uyumaya çalışıyorum ama kolay değil, sabah demek deniz demek, yüzmek demek, gecenin mahmurluğunu serin sularda yıkamak, göl gibi duran Marmara'da sefa sürmek demek. Hafif tıkırtılarla gözümü açtığımda çabuk olmam gerektiğini, yanıbaşımda uyuyan anneme yakalanmadan, bir an evvel terasa çıkmak zorunda olduğumu biliyorum. Artık alıştığım hareketlerle mayomu giyiyorum, terliğe gerek yok, işte dışardayım. "Sen de mi uyandın?" diye soruyor büyükbabam, "bitti mi uykun, daha çok erken?". Gözüm, çivide asılı can simidimde, "ben de gelebilir miyim?" diye, sanki reddedilme ihtimalim olabilirmiş gibi soruyorum. El ele merdivenleri inip denize adım atıyoruz, suya yavaş yavaş alışan büyükbabamı taklit ediyorum. Önce kollar, sonra boyun, göğsümüz, bir yandan yürüyoruz derine doğru, ha bu arada sımsıkı sarılmam gereken ördeğim.... İlk ben, sonra büyükbabam, sulara bırakıyoruz kendimizi. Foş foş foş....... Dubalara, ardından sala varıyoruz. Hiç korkmuyorum denizden, yüzmekten, suda olmaktan. Boşuna değil o ördeğin duvara çakılı olması, mazallah alır başımı giderim engin denizde.

Defne koşuyor yanıma,"anne, ben bugün denize girmiiiceeeemmmm" müjdesini veriyor sanki her gün farklı birşey söylermiş gibi, " peki sen bilirsin" diyorum hayal kırıklığımı saklamaya çalışarak, "ben büyükbabamla yüzerim".









24 Temmuz 2014 Perşembe

Ortadoğu'ya ne lazım?

Beta pozitif teşhisiyle, elimizde kocaman bir poşet ilaç, çıktığımız tatilimiz, bize her anlamda farklı duygular yaşatıyor.... Çok mutlu, çok umutlu, çok hüzünlü, çok keyifli, çok dolu bir yaz geçiyor....

Bu yazı, internetli geçirmeye karar vermem beni zorluyor. Uzunca bir süredir, her görüşten, 3 farklı gazete okuma alışkanlığım kafamı allakbullak ediyor... Okuyorum, okuyorum, düşünüyorum, Ortadoğu girdabının beni tam da en dibe çektiği an silkiniyorum. Ayvalık'ın ara sokaklarındaki eskicilerde Alaaddin'in sihirli lambasını arıyorum, masalların gerçek olma ihtimaline sığınıyorum.

Seneler öncesinde tam da bu zamanlar, Bosna katliamında Avrupa'nın sessizliğine olan isyanımı hatırlıyorum. Ayşe Kulin'in Sevdalinka'sında çok dokunaklı, bir o kadar da gerçek anlatılmıştı. Doya doya gülemiyorum, gülersem bencillik edermişim gibi geliyor, suratımı asamıyorum, nankör olmayayım diye....

En sevdiğim emri uyguluyorum, oku'yorum, ilaveten düşünüyorum, anlamaya/ hak vermeye çalışıyorum, çıkış yolu arıyorum....

Kumsalda iki çocuk var karşımda, bir oyuncak deryasında aynı oyuncağı tutmuş çekiştiriyorlar. "Benim" .... "Hayır, benim" .... Onlara, başka oyuncakların varlığını hatırlatıyorum, olmuyor.... Sonra "sırayla" diyorum, yine olmuyor.... Tartışma kavgaya doğru hızla ilerliyor, oyuncağı alıp kaldırmak en iyi çözüm, önce biraz ağlarlar belki, ama sonra unutup giderler öyle değil mi ??? Hep böyle yapmaz mıyız?

Herşey bu kadar basit mi peki?

Bir lider lazım Ortadoğu'ya. Kişisel, ülkesel, ırksal, dinsel hırslardan, inatlardan, bencilliklerden uzak, arabulucu özelliği olan, insana sırf insan olduğu için değer veren, birleştirici, çözüm üretici, akla ve mantığa önem veren..... Bu babayiğit çıkana, demir yumruğunu masaya vurana kadar zulüm ve gözyaşı devam edecek ve hiç kimse "galip" gelmeyecek..... Acaba seçmek üzere olduğumuz cumhurbaşkanı mı bu misyonu üstlenecek, ne dersiniz???





10 Temmuz 2014 Perşembe

Haydi'n güneşe !

Çok tehlikeli bir yazı, çok cıs bir yazı, çok akıl verilmeyecek bir konu. Ama yine de yazıyorum, çünkü D vitamini 7'den 70'e hepimiz için önemli. D vitamini eksikliği nelere yol açıyor, buradan bakabilirsiniz.

Yaz gelmişti de İstanbul'da sıcaklık yeni yeni hissedilmeye başlandı. Mevsimsiz yağmurlar, rüzgarlar derken sanırım 15 gündür hava olması gerektiği gibi.... E o zaman D vitaminini en doğal kaynağı güneşten almanın tam zamanı. Üstelik sadece kendimiz değil, çocuklarımız hatta bebeklerimiz için de.

D vitamini sadece güneşten değil, gıdalardan (hatta damlalardan) da alınıyor. Ama daha evvel yazmıştım, ne yediğimizi ne yedirdiğimizi bilemediğimiz, gıdaların besleyicilik düzeylerinin eskisi kadar olmadığı bir dönemdeyiz. Ne yazık ki güneş de eski güneş değil. Bu yüzden, D vitamini almak amacıyla güneşlenmeden önce lütfen doktorunuza/çocuk doktorunuza uygulama şekli ve süresini, güneşe çıkma saatlerini mutlaka sorun.

Azı karar çoğu zarar hesabı, faydalanacağız derken, zararlı çıkmayalım.

Sağlıklı günler........


7 Temmuz 2014 Pazartesi

Yakın Komşu, "Uzak" Komşu

Hatırladığım en eski komşum, büyükbabamın evinde, mutfak pencerelerimizin baktığı havalandırma boşluklarından biribirimize el salladığımız arkadaşım. O kadar severdik ki birbirimizi, sadece camdan cama selamlaşmakla kalmaz, birlikte oynardık da. Sapsarı saçları, masmavi gözleri olan cin bakışlı bir kızdı, sanırım benden küçüktü de.....

Annemle oturduğumuz evdeyse komşularımızla hem yakındık hem uzak. Neticede annem tüm gün işteydi, biz de okulda. Öyle gelelim, gidelim, oturalım, kalkalım zordu, istesek de zaman yoktu. Ama karşı komşumuzun çocuklarıyla kutladığımız müşterek doğum günleri, çektirdiğimiz fotoğraflar çok güzel bir anıdır. 

Evlenince taşındığım yeni evimdeyse, durum başlarda aynıydı. Karı koca tam mesai çalışıyorduk, zaten apartmanda yeniydik, en fazla karşı komşu, alt kat komşumuz, yönetici gibi "temel" komşularımızdan haberdardık işte o kadar. 

Ne zaman ki Defne doğdu, ben önce doğum iznine ardından temelli "izne" ayrıldım işte o zaman "komşu"luk benim için farklı bir hal aldı. Hastaneden eve gelişimizde daha kapımızı açıp içeri girmeden, karşı komşumun zilini çaldığımı hatırlıyorum. "Defne doğdu" demiş ve komşumun yarı şaşkın yarı sevinçli gözlerine dalıp gitmiştim. Doğum iznindeyken, apartmanımızın büyük çoğunluğu bebek hayırlamaya geldi mesela. Mesai saatlerine uygun şekilde eve giriş-çıkışlar dışında yaşadıkça, komşularımı da tanıdım, tabii onlar da beni. Neticede, çok şükür ki gecenin bir yarısı olsa dahi kapılarımızı çalabileceğimiz komşularım var. 

Öyle ki, Defne'nin son hastalığında onu zar zor uyutmuş evde atıştıracak birşeyler ararken kapımı çalıp, bana "sürpriz" bir kase helva getiren karşı komşum ve yine aynı dönem "evde tıkılıp kaldın sana Kürşat Başar'ın son kitabını aldım" diyerek gelen alt kat komşum, olayı telepatik boyuta taşıdığımızın sinyallerini de vermiş oldu.... 

Defne'nin bitmek bilmeyen bu son hastalığı yüzünden neredeyse 1,5 aydır, çok dar bir çevrede, sadece "yakın" komşularımla, ev + market + Defne'nin dr.u üçgeninde gidip gelirken "uzak" komşularımın düştüğü duruma da yabancı kaldığımı fark ettim geçtiğimiz cumartesi...... Ailecek arabayla biryerlere gitmemiz gerekiyordu, ilk kez kendi gettomdan çıktığım için şehrimin bu yeni yüzüyle de yeni tanışmış oldum.... Suriye'li göçmenler'den bahsediyorum.... 

Gerçi aylar önce karşılaşmışım aslında, buraya yazmıştım. bir kadın dört çocuk diye. Ama bu kadar kalabalık olduklarını yeni fark ettim. Ayıp değil mi?

Sokakta yürüyerek dilenenleri, alt geçidin gölgeliğine serdikleri yaygıda oturanları derken, yine nefes alamamaya başladım. Hele ki yaygıda, Defne'den birkaç yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim,  güleç yüzlü o kız çocuğunu gördükten sonra....... Nasıl bir dram, nasıl bir kader bu? "Kentler, köyler boşaldı" dedi eşim, "ne bekliyordun ki.... ?", bu insanları barındıracak büyüklükte yerleşkeler inşaa etmenin zorluğundan, belki imkansızlığından bahsetmek istedi, biliyorum. Ama "imkansız" nedir ki? Onca "komşu" bir olup birşeyler yapamaz mı, yapmamalı mı, neden yapılmıyor ya da neden yetersiz kalıyor.....? Üstelik bu komşular "din kardeşi" ya da "ümmet" ya da "% 99'u Müslüman ülke" değil de, neyse? Hayır kalbimde konu din değil, ırk değil, sadece ve sadece insanlık ama son yıllarda moda oldu ya devamlı dinden bahsetmek, ona uyuyorum ben de.

" Allah'a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez." 

"Namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren fakat dili ile komşularını inciten nice kimseler vardır ki gidecekleri yer cehennemdir."

"Komşusu açken tok yatan, gerçek mümin değildir"

....................... diyen bir dinin mensupları için bu yaşadıklarımız nasıl yorumlanabilir, üstelik yeri geldi söyleyeyim bu mübarek ayda?

Ülkemin rezil durumdaki dış politikasından, özellikle Suriye politikasından bir kez daha utanç duydum, bireysel anlamdaki çaresizliğimden nefes alamadım, "kış gelince ne olacak" diye düşünmek, "bir gün bizim de başımıza gelebilir" diye empati yapmaksa kahrediyor. Peki ya yaşanan dram? Körler sağırlar birbirini ağırlar durumu?

Yumuşacık yataklarınızda nasıl uyuyabiliyorsunuz, gelecek iyi günleri nasıl vaad edebiliyorsunuz, ekilen onca ayrılık tohumlarından sonra birlik ve beraberlikten nasıl bahsedebiliyorsunuz diye sormak istiyorum politikacılara, onları delicesine destekleyip en ufak eleştiriyi hakaret görenlere? 
Yanıt alamayacağım sorular yerine, acı bir itirafta bulunuyorum, iyi ki kızım hasta olmuş da eve kapanmışım, bu felaketi yeni görüyorum..... Bunu da dedikten sonra, yazacağım her kelime, hafif kalacak değil mi??? 
   

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Gönlümdeki Cumhurbaşkanı Adayı

Ağustos'ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri için partiler adaylarını açıkladılar. Görünüşe göre, oylama 3 aday arasında yapılacak. Peki cumhurbaşkanlığı nedir, neden önemlidir, cumhurbaşkanı seçilebilmek için hangi özelliklere sahip olmak gerekir? Hukuki anlamda bütün cevaplar Anayasamız'da. En güncel hali de burada.

MADDE 8- Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.

MADDE 77- (Değişik: 21/10/2007-5678/1 md.) Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri dört yılda bir yapılır.
Meclis, bu süre dolmadan seçimin yenilenmesine karar verebileceği gibi, Anayasada belirtilen şartlar altında Cumhurbaşkanınca verilecek karara göre de seçimler yenilenir............. 

       MADDE 79- ............... (Değişik: 21/10/2007-5678/2 md.) Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların halkoyuna sunulması, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi işlemlerinin genel yönetim ve denetimi de milletvekili seçimlerinde uygulanan hükümlere göre olur.


C. Kanunların Cumhurbaşkanınca yayımlanması
MADDE 89- Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen kanunları onbeş gün içinde yayımlar.
(Değişik: 3/10/2001-4709/29 md.) Yayımlanmasını kısmen veya tamamen uygun bulmadığı kanunları, bir daha görüşülmek üzere, bu hususta gösterdiği gerekçe ile birlikte aynı süre içinde, Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderir. Cumhurbaşkanınca kısmen uygun bulunmama durumunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi sadece uygun bulunmayan maddeleri görüşebilir. Bütçe kanunları bu hükme tâbi değildir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, geri gönderilen kanunu aynen kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayımlanır; Meclis, geri gönderilen kanunda yeni bir değişiklik yaparsa, Cumhurbaşkanı değiştirilen kanunu tekrar Meclise geri gönderebilir.

Anayasa değişikliklerine ilişkin hükümler saklıdır. 

Madde 91- ............................. Sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, Cumhurbaşkanının Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun kanun hükmünde kararname çıkarmasına ilişkin hükümler saklıdır.

MADDE 92- ........................ Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin ani bir silahlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silahlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde Cumhurbaşkanı da, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verebilir.

MADDE 93-  ................. Meclis, bir yasama yılında en çok üç ay tatil yapabilir; ara verme veya tatil sırasında, doğrudan doğruya veya Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, Cumhurbaşkanınca toplantıya çağrılır.

I. Cumhurbaşkanı
A. Nitelikleri ve tarafsızlığı
MADDE 101- (Değişik: 21/10/2007-5678/4 md.)
Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilir.
Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.
Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasî partiler ortak aday gösterebilir.
Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.
B. Seçimi
MADDE 102- (Değişik: 21/10/2007-5678/5 md.)
Cumhurbaşkanı seçimi, Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından önceki altmış gün içinde; makamın herhangi bir sebeple boşalması halinde ise boşalmayı takip eden altmış gün içinde tamamlanır.
Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış bulunan iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.
İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin ölümü veya seçilme yeterliğini kaybetmesi halinde; ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılır. İkinci oylamaya tek adayın kalması halinde, bu oylama referandum şeklinde yapılır. Aday, geçerli oyların çoğunluğunu aldığı takdirde Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.
Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanının görevi devam eder.
Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin usûl ve esaslar kanunla düzenlenir.
C. And içmesi
MADDE 103- Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde andiçer:
“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim.”
D. Görev ve yetkileri
MADDE 104 - Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.
Bu amaçlarla Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak yapacağı görev ve kullanacağı yetkiler şunlardır:
a) Yasama ile ilgili olanlar:
Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşmasını yapmak,
Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak,
Kanunları yayımlamak,
Kanunları tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri göndermek,
Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak,
Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün, tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasaya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmak,
Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,
b) Yürütme alanına ilişkin olanlar:
Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek,
Başbakanın teklifi üzerine bakanları atamak ve görevlerine son vermek,
Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak,
Yabancı devletlere Türk Devletinin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,
Milletlerarası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,
Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını temsil etmek,
Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek,
Genelkurmay Başkanını atamak,
Millî Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak,
Millî Güvenlik Kuruluna Başkanlık etmek,
Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilân etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak,
Kararnameleri imzalamak,
Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak,
Devlet Denetleme Kurulunun üyelerini ve Başkanını atamak,
Devlet Denetleme Kuruluna inceleme, araştırma ve denetleme yaptırtmak,
Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek,
Üniversite rektörlerini seçmek,
c)  Yargı ile ilgili olanlar:
Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askerî Yargıtay üyelerini, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.
Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır.
E.  Sorumluluk ve sorumsuzluk hali
MADDE 105- Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur.
Cumhurbaşkanının resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz.
Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır.
F. Cumhurbaşkanına vekillik etme
MADDE 106- Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde, görevine dönmesine kadar, ölüm, çekilme veya başka bir sebeple Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması halinde de yenisi seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanlığına vekillik eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır



Aday açıklanma sırasına göre Ekmeleddin İhsanoğlu, Selahattin Demirtaş ve Recep Tayyip Erdoğan'dan birinin cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda kullanacağı yetkileri, yapabilecekleri özetle yukarıda anlatıldığı şekilde. Hayli geniş değil mi? Özellikle sorumluluk ve sorumsuzluk hali (madde 105) dikkat çekici, ne dersiniz?

Adayların sahip olmaları gereken özelliklerden ziyade, seçilmeleri durumunda "tarafsız" olma ilkesine uyma zorunlulukları da önemli. Adı geçen adaylardan ikisi, cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda gerçekten "tarafsız" olabilecekler mi? Bir tanesi kendisine oy vermeyenleri, diğeriyse vatandaşı olduğu devleti "yok" saymakta. Kalan adayınsa tarafsızlık anlamında ne yapacağı konusunda fikrim yok ama en azından diğerlerine göre daha "makul" kabul edilebilir ...?

Hele ki edilecek yemin.... Adaylardan ikisinin, bugüne kadarki eylem ve söylemleri Madde 103'teki içerikte bir yemini canı gönülden etmelerini bence inandırıcı kılmıyor, kılmayacak da (gerçi milletvekili yeminleri de üç aşağı beş yukarı bu içerikteydi, yeminlerine sadık kaldılar mı sizce ya da hedefleri bu yemini gerçekleştirmeye yönelik mi?). Üçüncü adayınsa durumu tartışmalı, düşündürücü, bilemiyorum, tanımıyorum......

Tabii herkesin fikri kendine, bana sorarsanız gönlümde yatan aslan çok ama çok farklı biri. Kim mi??

O bir KADIN.
O bir ANNE.
O bir HUKUKÇU.
O bir GENÇ (maalesef 40 yaş sınırına takılıyor ama Anayasa'yı bir kez delmekten birşeycik olmaz değil mi? Hem ne ki Anayasa, topla çoğunluğu, değiştir.....)
O bir YEMİN MERAKLISI, BAYRAK DELİSİ.
O bir SIRADAN VATANDAŞ.
O bir ÜN'SÜZ.
O işte BEEEENNNN .

Gururla, adaylığımın kabulünü rica ediyorum ve 20 vekilimizden beni aday göstermelerini bekliyorum.

Şaka bir yana. Bu ülkede, bu coğrafyada, böylesine karmaşık bir dönemde cumhurbaşkanlığına aday olmak/olabilmek ve seçilmek durumunda yaşanacaklar hakikaten çok düşündürücü. Zamanla göreceğiz, ama işin özü şu ki ben, artık gerçek olduğuna inanmaya başladığım BOP'un bir parçası olmayacağım. Aklıma yatmayan hiçbir adaya, ne gerekçeyle olursa olsun oy vermeyeceğim.

Gönlümdeki asıl cumhurbaşkanı, yukarıdaki yemini kürsüden bangır bangır bağırarak, içinden hissederek ve gerekirse son nefesinde bile ettiği yemine sadık kalarak okuyacak ve uygulayacak bir babayiğittir..... Bilmem anlatabildim mi?  

30 Haziran 2014 Pazartesi

Mutfağım ve Ben

Küçüklüğümden beri mutfağı severim. Bir evin en merak ettiğim yeri de mutfaktır. Öyle iştahlı, anacığımın deyimiyle "Agob'un kazı gibi yiyen" bir tip olmadım hiçbir zaman, ama lezzetli yiyecekler (ve içecekler), ön hazırlık safhasından başlayarak yemek pişirme işi, her zaman çok hoşuma gitti.

Babamın, küçüklüğüme dair anlattığı ve benim de gururla dinlediğim bir hikayem vardır. Annemle babam bir akşam domatesli, karidesli pilav pişirmişler ve iki yaşındaki bana yedirmişler. Ben, pilavı ayırmış karideslerin hepsini lüp lüp götürmüşüm, annemle babam da üşenmemiş saymışlar, tam 40 tane. Bizimkiler endişe etmişler tabii, 2 yaşında bir çocuk, kabuklu deniz mahsulü filan (e kardeşim panikleyecektiyseniz neden yedirdiniz :)) Hemen doktoru aramışlar (sene 80, sokağa çıkma yasağı var, tut ki zehirlendim, El Fatiha durumları), zehirlenir miyim, dokunur mu, alerji yapar mı vs onlarca soru sormuşlar kadıncağıza. Doktorum, gülmekle ve "çocuğunuzun harika ve yaşına göre sıradışı bir damaktadı var" demekle yetinmiş.

Küçüklüğüme dair en sevdiğim fotoğraflarım, annemle mutfağımızda çekilenler. Önlüğüm bağlanmış, önümde kurabiye hamuru, arkamda anneciğim, yoğuruyoruz da yoğuruyoruz. Biraz daha büyüdüğümde anneannemin evinde bezelye ayıkladığımı hatırlıyorum. Babaannemle dedemin, mutfaklarında imece usulü yemek yapmalarını seyrederken, bir gün kendi evimde kocamla böyle olmalıyız diye geçiriyorum içimden...

Her zaman ev yemekleri pişen bir evde büyüdüğüm için çok şanslı bir çocuk ve ardından gençtim. Annem iş dönüşü, mutfak alışverişini yapar, ellerinde poşetler yürüyerek eve gelirdi. Geliş saatlerinde cama çıkar beklerdim onu. Daha çalmadan kapıyı açar, elindeki poşetleri alır ve doğru mutfağa giderdim. Annemin yönlendirmesiyle, kaldırır, ayıklar, yıkar, doğrar ve akşam yemeği hazırlıklarına yardım etmeye çalışırdım. Lisedeyken, kış tatillerinde ya da (evdeysem)yazları akşam yemeğini tek başıma pişirmeye de çalışırdım. Klasik ev yemeklerinden bahsediyorum. Türlü, etli dolma, çorba....  gibi.

Büyük ölçüde bu yüzden, 97'de evimizin tüm mutfak işi bana kaldığında çok da bocalamadım. Dile kolay, başta öğrenciyken, sonra çalışırken, sonra evlendiğimde mutfak sorumluluğu tamamen bana aitti. Yani malzeme ne, ne yenecek, nasıl pişirilecek, mutfak alışverişi nasıl organize edilecek..... Yine çok şükür ki yardımcılarım her zaman oldu. Büyükbabam, yemek pişirmeyi bilmese de çok iyi bir yardımcıydı mutfakta. Karıştırır, ayıklar ve çok güzel çay demlerdi. Pişirmeyi bilmediğim tumturaklı yemekleri orduevlerinden ya da misafirhaneden, paket olarak alırdı. Kardeşim de eşim de ellerinden geldiği kadar yardım ettiler mutfak işlerinde. Ve şimdilerde Defne, küçücük taburesine tüneyip maydanoz ayıklamak, sebze/meyve yıkamak, bezelye ayıklamak işlerinde bir numaralı yamağım :)

17 senedir mutfaktayım ama pişirmediğim ya da tüm denemelere rağmen bir türlü başaramadığım ya da denemeye cesaret bile edemediğim onlarca yemek sayabilirim. Mesela reçel. Annem çok güzel reçel yapardı, ondan öğrenmediğime hayıflanırım hala. Ben birkaç kez denedim ve en son, tencerenin dibi temizlenmeyecek kadar çok tuttuğundan vazgeçtim, kayınvalideden geçiniyoruz. Ev yapımı salçalar, asla denemedim, denemeye de çekiniyorum, kayınvalideden geçiniyoruz. Elde açma yufka ya da börek, asla denemedim, deneyeceğimi de sanmıyorum. Zeytinyağlı dolma, bir kez denedim olmadı, bir daha da çok zor, en azından Defne büyüyüp çok vaktim olana kadar hayır....

Annemsiz mutfak denemelerimi hatırladıkça kimi üzülüyor kimiyse düşünüyorum. İlk mutfak yılımda, acaba başaracak mıyım diye telaşlanırken, "birkaç çeşit yap buzluğa at" demişti bir tanıdığım, "okuldan dönünce kolaylık olsun". Birkaç ay bunu yaptım, ama buzluktan çıkan yemekler asla "taze" yemeğin tadını vermiyordu, bu yüzden çabuk bıraktım bu yöntemi. Bir dönem, çok programlı takıldım. Mesela kıymayı çokça alır. Aynı gün bir kısmını kavurur, küçük kaplara bölerek dondurur, kalanını köfte yapıp yine dondururdum. Yemeği doğru yöntemde yapıp yapmadığımı da koklayarak anlardım, güleceksiniz ya da garipseyeceksiniz belki ama çıkan koku, bana doğru yolda olup olmadığımı gösterirdi, annemin yemekleri gibi kokuyorsa tamamdı. Neredeyse tüm boş vakitlerimi alırdı mutfak işi, ama yine de gocunmazdım, kendimi bildim bileli yemek pişirmek beni dinlendirmiştir.

O ilk yılların en büyük eksikliği internetti. Bilmediğim yemeklerin tariflerini sorarak ya da yemek kitap/dergilerinden öğrenebiliyordum, öyle resimli, videolu sanal bilgiye çabucak ulaşmak hayaldi. Bu yüzden internet benim için çok önemli bir bilgi kaynağı. Evet yalan yanlış, tutmayan bir dolu tarif var, ama temelde ne yapmanız gerektiği de üç aşağı beş yukarı internette mevcut.

Yeni tariflere ve lezzetlere de prensip olarak açık olmakla birlikte, genelde bildiğimden şaşmıyorum. Malzemelerin çok karmaşık olmamasına, uyumlu olmalarına dikkat ediyorum. Hele de Defne'den sonra.....

17 seneyi doldurmak üzereyken, gurur duyduğum şey şu ki, mutfakta mükemmel değilim, ama bence gayet iyi yemek yapıyorum. En azından kendi damak tadımıza, tüketim alışkanlıklarımıza uygun ve sağlıklı, mevsiminde.....

Siz de girin mutfaklarınıza, vakit ne kadar dar olursa olsun, en azından yumurta pişirin, makarna yapın, başında duramayacak haldeyseniz fırını devreye sokun ama bir şekilde evinizde sağlıklı yemekler pişirin, hiç kimse için olmasa bile kendiniz için.

Mutfak herşeydir, bir evi "yuva" yapan, insan topluluğunu "aile" olarak sofrada buluşturan temel harçtır. Kıymetini bilelim....          

26 Haziran 2014 Perşembe

İlk Türk Kadın Avukat Lokantaya Gidince

Facebook'ta, eski bir arkadaşım paylaşmış bu haberi. Kaybolsun, unutulsun istemedim. En çok da bir gün Defne okusun diye saklamak istiyorum.

Atatürk hakkında bildiğim şeyler, bilmediklerimden az eminim. Okudukça, araştırdıkça farklı yönlerini görüyorum. "Beni görmek demek fikirlerimi öğrenmek demektir" demişti, ne kadar doğru bu söylediği. Onunla ilgili en hoşuma giden şeylerden biri, kadına verdiği değer. Henüz Avrupa'da seçme/seçilme hakkı yokken bunu biz Türk kadınına tanımış olması, Medeni Kanun'la kadını erkekle eşit haklara sahip etmesi, kadınların erkeklerle omuz omuza mücadele ettiği bir dünya hayal etmiş ve bu hayalini gerçekleştirmek için çalışmış olması. Kim "diktatör" derse sadece bu gösterilebilir, hangi diktatör seçmen kitlesinin artmasını ister ya da vatandaşlarına fazladan hak tanır?

Bir varmış bir yokmuş, 90 sene evvel Türkiye'nin ilk kadın avukatı bir lokantaya gitmiş. Peki neler olmuş? Okumak isteyenler, buraya buyursun.  


24 Haziran 2014 Salı

Çocuk Kitabı Seçerken

Kitap okumak evimizde önemli uğraşlardan biridir. Defne, henüz 6 aylıkken tanıştı kitaplarla. Başını dik tutmayı öğrendiğinde.... Bir yer örtüsü vardı, Defne'yi ona yatırır ben de yanına uzanır sayfaları çevirirdik beraber. Tabii geveze ben, bol bol konuşur, bazen de basite indirgeyerek kitaptaki resimleri anlatırdım ona.

Mama sandalyesine oturmaya başlayınca işimiz kolaylaştı, sandalyenin tepsi kısmına çeşit çeşit kitap koyuyor, bir yandan oyalıyor bir yandan da besliyordum küçüğü. Belki de bu yüzden Defne kitaba, okumaya (doğrusu okutmaya), dinlemeye ve konuşmaya meraklı bir tip oldu çıktı.

Önce kendi küçüklük kitaplarımdan başladım, klasik Mikiler, VakVak'lar. Sonrasında kitaplar satın aldım Defne'ye. Ama yine de baş köşede kendi çocukluk kitaplarım oldu. Devamında, Meraklı Minik girdi hayatımıza. Halen de her ayın ilk günlerinde mutlaka gider alırız, faaliyetlerden Defne'ye uygun olanları yapar, içeriklerini okuruz.

Ama fark ettim ki ilk aldığım kitaplarda bir hata yapmışım ve içeriği okumadan isme bakarak almışım. Oysa bence çocuk kitabı seçerken içini okumak (zaten çok kısalar), resimlerini incelemek ve içinize sinen, küçüğünüzün ilgisini çekebileceğini düşündüğünüz türleri almak lazım. İlk aldığım kitaplar boşa çıkmadı elbet ama ilk aşamalar için erken kaçtığı oldu.

Alacağım kitapların illa bir şeyler öğretme amacında olmasını önemsemiyorum. Klasik çocuk masallarını okumaya özen gösteriyorum, yüzyıllardır okunuyorlarsa vardır bir hikmeti diye düşünüyorum hem de genel kültür olduğu kanaatindeyim.

Aldığım kimi kitaba Defne çok ilgi göstermiyor, o zaman zorlamadan, kitabı bir süre kaldırıyorum. Bazıları bir süre sonra raftan indiriliyor, bazılarıysa hala bekliyor okunacakları günü.

Aslında itiraf edeyim çocuk kitabı almak beni çok yoran bir uğraş. Çoğu kitabevinde çocuk kitapları karman çorman halde ve tabii çok ince oldukları için karıştırmak, bulmak, sonra da bahsettiğim gibi okuyup incelemek gerekiyor. Yani benim için, başlıbaşına bir mesai.

Tay Yayınlarından çıkan kitaplar en az fire verenler, genelde beğeniyorum.Geçenlerde Şişli'de bir kitapçıdan tanesi 1 liraya bulmuştum bu değerli hazineyi. Kağıt kalitesi, dilinin sadeliği, kitabın şekilli kesilmiş olması çok hoşuma gitmişti.

Ne zaman kitapçıya gitsem gözüm Tübitak kitaplarına takılıyor, zamanı geldiğinde acaba ilgisini çekecek mi Defne'nin diye merak ediyorum....  Tübitak'ın hem yapıştırmalı kitapları hem de hikaye şeklinde öğretici kitapları var, yetişkin halimle ben bile faydalanırım eminim :)

Defne, akşam uykularında babasının da kendisine kitap okumasını seviyor, en çok da dünya masallarını. Yapı Kredi Yayınları'nın Her Güne Bir Masal adlı kitabı, Defne doğmadan alınıp kütüphanemizde sahibi küçüğü beklemeye başlamıştı....

Defne ve baba, henüz aşağıdaki karikatürü canlandırmadılar, ama sanırım eli kulağında :)




20 Haziran 2014 Cuma

Çemberlitaş'lı yıllar, selam olsun o güzel insanlara, unutulmaz anılara.......

Üniversitenin ilk yılı bitmişti, tutturdum "staj yapmalıyım, işin teorik kısmı bir yana pratiği de önemli, biryerlerde çalışmalıyım" diye. Aslında hukuk fakültesi bittikten sonradır resmi staj, arada yaptığınız çalışmalar tamamen sizin insiyatifinizedir. Ve o yaz büyükbabamın desteğiyle (o zamanlar) Çemberlitaş'taki Yapı Kredi'nin icra takibi kısmına, "misafir" kadrosunda aldılar beni. (sonrasında bu çalışmayı bir yaz daha yapacaktım)

Yaz döneminde Rumeli Kavağı'nda kampta kalıyorduk ve her sabah Boğaz'ın bir ucundan diğer ucuna gitmem gerekiyordu. "Çingene Vapuru" ya da "İşçi Vapuru" da denen, Boğaz hattı tam bana göreydi, lakin demir alma zamanı sabahın 7'siydi. Bu vapur, her akşam son durağı Anadolu Kavağı'na demirler, sabah 7'ye 10 kala oradan hareketle kıyıyı dolaşa dolaşa Eminönü iskelesine saat 8,5 gibi varırdı. Akşamsa sanırım 18 civarıydı kalkış saati. "İş"imi o kadar ciddiye alıyordum ki, daha ilk gün müdüre durumu anlattım ve erken çıkıp vapurumu yakalamak için izin istedim.

Bana verilen görev, takip memurlarıyla birlikte adliyedeki işleri kovalamaktı. Hatta yaz dönemi olduğundan izindekilerin masalarını geçici olarak da kullanabiliyordum. Yani masam bile vardı. Her sabah memurlar ellerine koca evrak çantalarını alır, beni de peşlerine takarak Sultanahmet Adliyesi'ne yola çıkardık. Hava yaz sabahı serinliğinde, kuşlar cıvıldar, esnaf yeni yeni kepenklerini kaldırır, sağlı sollu pastanelerden fırından yeni çıkmış mamullerin kokusu sokağı kaplardı. Arzuhalciler daktilolarını önlerine koymuş, dilekçe yazdıracakları beklerdi.

O ilk saatler adliye nispeten tenha olurdu. Memurlardan öğrendim nasıl dosya istenir, dosya nasıl incelenir, adliye çalışanlarıyla tanıştım sonra, neredeyse hepsini tanırdım, aralarında "lanet tipler" çok azdı, genelde karşılıklı severdik birbirimizi. Hele arşiv bölümü, 6. İcra'daki İsmail Abi samimiyetleriyle bende ayrı bir yer bırakmışlardı.

Hiç unutmam, bir gün icraya çok yüklü nakit para götürülmesi gerekiyordu. Memurların hepsi birleşti, beni de aldılar aralarına, parayı beraber taşıdık adliyeye ve görevli gelip sayana kadar, para dolu çantanın üzerine beni oturtttular :)  Aralarında da gülüşüp durdular halime.

Hem tesadüf hem de beklenen şekilde ilk ve son işyerim de Yapı Kredi oldu. Avukat olarak çalıştığım ilk sene yine Çemberlitaş'taydım. Tüm çalışma arkadaşlarımı zaten evvelden tanıyordum. O tecrübesiz halimle sorduğum tüm soruları üşenmeden, gocunmadan, beni utandırmadan yanıtlamaları, işlerde bana yardımcı olmaları, bir abi ya da abla gibi destek olmaları bana o keyifsiz icra işini sevdirmişti. Koşarak, uçarak giderdim her sabah işyerime. İstanbul ve yakın ilçelerdeki tüm adliyelere gittim. Akşamları yapılan ertesi günkü iş tevzisinden sonra yolu bilemediğim zaman yine arkadaşlar üşenmeden tarif ettiler nasıl gideceğimi, hangi vasıtalara bineceğimi. Hiçbirinin hakkını ödeyemem.

Çemberlitaş, sadece arkadaşlık ortamı anlamında değil, mekan olarak da harika bir yerdi çalışmak için. Bir kere tarihi yarımada'daydım işte. İlkbahar, yaz aylarında turist gibi hissederdim kendimi. Ayasofya'nın ya da Sultanahmet Camii'nin önünde bekleşen turist kafilelerine imrenerek, mutlulukla bakardım. O kış çok kar yağmıştı, o kadar ki akşam çıkış saatini erkene çekmişti çalıştığım kurum. İşte o yoğun karın altında Sultanahmet meydanı, adliyeye giden o patika, tramvay rayları o kadar güzeldi ki hala gözlerimin önüne gelir, rüya gibi bembeyaz bir kare. Lapa lapa yağan pamuk gibi karın altında yavaşça yürümüştüm adliyeye doğru....

Öğlen yemeklerinden sonra çay içme alışkanlığını, sohbeti, dayanışmayı Çemberlitaş'taki 7'den 70'e, her konumdaki mesai arkadaşım öğretti bana. Yemek için "Aslan" dediğimiz, Kapalıçarşı'ya yakın apartmanlardan birinin üst katındaki bir esnaf lokantasına giderdik bazen. Nispeten pahalıydı orası, yani ticket'la ay sonunu getiremeyeceğiniz türden. Gerçi kimi gün hacizde olur, yemek şansımız olmazdı ama.....

Daha çok merdivenaltı kebapçılara, muhallebicilere, sokak aralarında ev yemekleri yapan yerlere (sonradan kapandığını duyduğum Hanımeli mesela), çok nadir de tarihi köfteciye giderdik. İnanılmaz lezzetli güveçler yedim o girmeye çekindiğim yerlerde ya da tam kıvamında pişmiş bamya, kuru fasulye gibi tencere yemekleri.... Ana sokaktaki yerler daha çok turistik ve pahalı kaçıyordu ama cesaret edip ara sokaklara daldığınızda hiç umulmadık yerlerde umulmadık lezzetlere rastgelebiliyordunuz.          

Bazen öğle yemeğinden feragat edip Kapalıçarşıya ya da Tahtakale'ye atardım kendimi, oralarda kaybolmak her daim çok hoşuma gitmiştir.

Bir de çaycımız vardı, Engin. Eski usul markayla çalışırdı. Kışın kendi karışımı elmalı, ıhlamurlu bir çay hazırlardı ki, içip de ayılmayan, nezlesinden kurtulmayan olmazdı. Engin, sadece nefis çayıyla değil, esprileriyle de gülmekten kırardı bizi. Bir de işi gereği her yere rahatça girip çıkabildiğinden, işyeriyle ilgili tüm dedikoduları, kimin terfi edeceğini, kimin nereye atandığını, ne kadar zam alacağımızı hep ondan duyardık, ayaklı gazeteydi kendisi. Ne tesadüf ve hoş bir olaydır ki, Engin'in babası da aynı yerde çaycıymış. Eski çalışanlarımız onu da tanırlardı.

Akşam iş çıkışı, servis olmadığından Eminönü'ne kadar yürüyüp oradan otobüse binerdim. Cağaloğlu'nun ara sokaklarındaki seyyar satıcılardan meyve alırdım, ciddi indirim dönemlerinde kitap alırdım.

Sadece meslek hayatımın değil, genel anlamda hayatımın en güzel yıllarından biriydi Çemberlitaş'ta geçen zaman. Sonra ne mi oldu? Yapı Kredi önce fona devredildi, ardından ben Genel Müdürlük plazaya gönderildim, ardından Yapı Kredi satıldı ve Koçbank'la birleşti. Kurdeşen döktüğüm o dönemde, tüm o güzel insanlar, güzel anılar dağı(tı)ldı gitti.

Geriye, aklımdaki, gönlümdeki Çemberlitaş'lı yıllar kaldı. Kimi arkadaşla hala görüşürüz, kimiyle görüşmesek bile her karşılaştığımızda kaldığımız yerden aynı samimiyetle devam edebiliriz. Selam olsun hepsine, hayatıma değmiş, unutulmaz anılar bırakmış herkese, vefaya, gerçek sevgiye ve dayanışmaya.......
 
Zirve100 Site istatistikleri
Zirve100 Sayac